Facebook Facebook Twitter Instagram Google LinkedIn Pariste.Net English

28 Nisan 2017 Cuma

Deauville & Trouville

Deauville & Trouville
Pariste.Net'te en severek yazdığım yazılardan biriyle daha birlikteyiz. Bu kez yine Paris'in iki saat kadar dışına çıkıyor, Manş Denizi kıyısında birbirinden güzel iki ayrı kasaba olan Deaville ve Trouville'i birlikte tanıyor, birlikte geziyoruz. Dediğim gibi bu iki kasaba gerçekte iki ayrı komün ama ikisi de yanyana olunca, birine gittiğinizde ötekini de mutlaka gezeceğiniz için sizi fazla bekletmeden ikisini birden yazayım istedim. Buyurun başlıyoruz:

Deauville
Önce "Deauville ve Trouville'e nasıl gidilir?" sorusuna yanıt vereyim: En ideal yöntem elbette ki tren... Trenler Paris'te Gare Saint Lazare'dan kalkıyor. Biletinizi Fransa'nın TCDD'si diyebileceğimiz SNCF'in internet sayfasından, önceden alırsanız, gidiş dönüş 30€'ya bilet bulmanız mümkün. Elbette ki gardaki gişelerden ya da otomatlardan -yer varsa- son gün bilet almak da mümkün ama o zaman haliyle daha pahalı oluyor.

Deauville
Trenle gelirseniz doğrudan şehrin merkezindeki çok güzel bir gara ulaşıyorsunuz. Gardan çıktığınız an Deauville'in başlangıç noktasındasınız. Buradan sol çapraza doğru yürürseniz şehir merkezine ulaşıyorsunuz. Sağa doğru yürürseniz de Trouville tarafına geçiyorsunuz. Dediğim gibi ikisi de yan yana zaten. Bense bu iki kasabaya bugüne kadar hep arabayla gittim. Trenle gitmek çok daha kolay ve pratik elbette ama arabayla olunca -tabii vaktiniz varsa- insan daha çok şey keşfedebiliyor haliyle.

Deauville
Mart 2014'te soğuk ama güneşli bir gündü, ikinci gidişimse Nisan 2017'de sıcak ve güneşli bir güne denk geldi. Aslında denk gelmedi; bir Cumartesi sabahı evde kahvaltı yaparken camdan dışarıdaki güzel havaya bakıp, "akşam bebek görmeye gidene kadar bir şeyler yapsak, acaba ne yapsak?" diye konuşurken birden "hadi Deauville'e gidelim" dediğimizi hatırlıyorum. Hangi ara sofrayı toparladık da hangi ara arabaya atlayıp yola koyulduk, inanın farkında değilim :)

Deauville
Dediğim gibi tren elbette ki çok daha kolay ve pratik ama arabayla gidince de yolda -tabii hava güzelse- o kadar çok şey görüyorsunuz ki, insanın içi açılıyor. Küçük köyler, kasabalar, uçsuz bucaksız tarlalar; mevsimine göre göz alabildiğine uzanan çiçek tarlaları; her şey aklınızı başınızdan almaya yetiyor. Vaktiniz varsa yol üstünde Giverny, Rouen gibi yerlere uğrama şansınız var... Tabii iki önemli problem var: 1- Trafik özellikle hafta sonu çok yoğun oluyor. 2- Otoban ücretleri çok çok çok pahalı. Sanıyorum gidiş dönüş toplam 30-40 euro civarı otoban ücreti ödemişizdir. Tam hatırlamıyorum çünkü sadece Deauville & Trouville turu yapmadık, devamı da oldu, anlatacağım :) 

Deauville Belediyesi
Nedendir bilinmez, ben bu iki kasabayı birden görmeye her gidişimde hep Deauville'den başlarım. Kasabanın merkezinde ve sahil boyunca otopark ücretli; ilk gidişimizde sanıyorum merkeze bırakmıştık ama ikinci gidişimizde biraz dışarıya, dışarıya dedimse yürüyerek merkeze 10 dakika mesafede rüya gibi bir yere bıraktık arabayı. Bir yere park etmeden önce şehri şöyle bir turlamıştık ve şanslıyız ya, yine bir antika pazarına, daha doğrusu brocante'a denk geldik. Orayı gezmek için arabayı ücretsiz bir sokağa park ettik ve sonrasında da Deauville'i yürüyerek keşfe devam ettik.

Deauville'de bir "Brocante"
Deauville'e ilk gelişimde bizim mütevazı arabamızla sokaklarda park yeri ararken etrafta dolaşan son derece lüks arabaları gördükçe "Allahım bu arabayla Deauville'e gelmek ne büyük bir utanç" diye kendimle dalga geçtiğimi hatırlıyorum :) İşin şakası bir yana Deauville de Trouville de Fransa'nın oldukça zengin sahil kasabalarından.

Deauville
Gerçi Fransızlar milyon euro'luk evlerde yaşadıkları halde kapılarında genelde Clio tarzı arabalar olur ama nedense Deauville (dovil) ve Trouville'de bu kuralın biraz dışına çıkılıyor. Sokaklarda Monaco tadında bolca lüks araba görebileceğiniz gibi, beni asıl etkileyen klasik otomobillerle sırf keyif olsun diye insanların Deauville ve Trouville sokaklarında turlaması. Hiçbir zaman son model bir Ferrari almak gibi bir hayalim yok ama en az benimle yaşıt -çocukluk hayalim- cabrio bir Mercedes'le bu sokaklarda gezinmek istemediğimi söyleyemeyeceğim :)

Deauville Balık Pazarı
Deauville de Trouville de yürüyerek gezilebilecek boyutta küçük ama son derece görkemli kasabalar. O yüzden şuradan şuraya sapın, şuradan şuraya gidin diye tarif etmeme çok gerek yok ama atlamamanız gereken bir iki yeri söyleyeyim isterseniz: Öncelikle bir pazar meydanı olan Place du Marché'deki balık pazarını görmeyi ihmal etmeyin. Orası çok sevimli. Şansınıza pazara denk gelirseniz daha fazla keyif alırsınız ama denk gelmeseniz de çok güzel.

Deauville Plajı
Deauville Plajı'nı görmek zaten Allah'ın emri ;) Buraya kadar gelmişsiniz, deniz havası almak için değil mi ya? Ama itiraf etmem gerekirse bu plaj benim tarzım değil. Ben Kaş-Kalkan gibi çakıl sahillerde yüzmeyi severim. Zaten Manş Denizi'nde hangi mevsim yüzülebilir tam kestiremiyorum; burası daha çok seyirlik sanki. İnsanın kumları aşıp denize ulaşması için Şener Şen'in arabesk filmindeki Kilyos sahneleri gibi kumlarla epey bir haşır neşir olması gerekiyor :) Bilemiyorum, bir de Ağustos'ta görmek gerek belki. Aranızda çok sıcak mevsimlerde burada yüzme şansı elde etmiş olanlar varsa deneyimlerini bizlerle yorum kısmında paylaşıversinler lütfen.

Deauville Plajı
Ama Deauville Plajı'nın en bilinen özelliği, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz plaj kabinleri. Bir önceki gidişimde bu kapılar maviydi ve çok daha güzel görünüyordu ama o zamanki fotoğraf makinem güzel olmadığı için o halinin fotoğrafını koymadım. Belki siz gittiğinizde başka bir renge boyanmış olur. Bu kabinler ünlü sinema yıldızlarının adını taşıması bakımından da ayrı bir hoş görünüyor. Sahil boyunca biraz pahalı olmakla birlikte birkaç kafe-restoran bulunuyor ama ben yemek yemek için daha çok kasaba merkezini, aslında daha çok Trouville tarafını öneriyorum. Birazdan oraya da geçeceğiz, merak etmeyin.

Deauville
Dediğim gibi, Deauville tarafı daha bir "havalı". Burası tarih boyunca pek çok kez popüler olup sonra önemini kaybetmiş ama 20. yüzyıl başında özellikle Coco Chanel'in buraya butik açmasıyla ayrı bir popülerlik kazanmış. Daha sonra Yves Saint Laurent de benzer bir yol izlemiş. Ayrıca Rita Hayworth o zamanki eşi Ali Khan'la bir süre Deauville'de yaşamış. Günümüzde de Birleşik Arap Emirlikleri kraliyet ailesinin burada villası bulunuyor. Özellikle Ağustos ayındaki at yarışlarını izlemeye geliyorlarmış. Sokaklardaki gereksiz lüks arabaların Fransızlara ait olamayacağı tezimi belki bu cümle özetliyor olabilir; bilemiyorum.

Deauville
Tabii Deauville'in bir de ünlü casinosu yani kumarhanesi var. Kumarla hiçbir ilgisi olmayan biri olarak bugüne kadar sanırım bir tek Monaco'daki ünlü kumarhaneye girmiştim; Deauville'de ve Trouville'de ayrı ayrı bulunan kumarhanelere merak edip girmedim bile ama belki sizin ilginizi çeker; o zaman oraları da atlamayın derim.

Deauville
Deauville'in bir diğer önemli özelliği de her yıl Eylül ayında düzenlenen Amerikan Filmleri Festivali. 1975'ten beri düzenlenen bu festival -eğer Amerikan sinemasını da seviyorsanız- ilginizi çekebilir. Allah için benim gibi Hollywood sinemasından fellik fellik kaçan biri olarak bu konu da ilgimi çekmiyor maalesef :) Ben buraları daha çok denizi, martıları, güzel sokakları, birbirinden şık evleri ve huzuru için seviyorum sanırım. Yine de zevkler ve renkler; o renkler ne güzel renkler...

Trouville Belediyesi
Gerçi insanların ömür sürdükleri yerleri tek bir yazıyla anlatmak güç ama dilerseniz Deauville'i bitirip biraz da Trouville tarafına geçelim. Trouville (truvil ya da tğuvil) aslında Trouville-sur-Mer olarak geçiyor, yani deniz üstündeki / deniz kıyısındaki Trouville anlamında. Dediğim gibi Deauville'e trenle geldiğinizde sağ taraftaki köprüden, La Touques nehri üzerinden geçtiğinizde Trouville'e hemen ulaşmış oluyorsunuz. Bu tür benzetmelerden hoşlanmam, çünkü "örneklerin bir ayağı hep topaldır" derdi üniversitede hocamız Prof. Teoman Duralı ama bu anlamda Deauville ve Trouville, Bodrum'daki Gölköy & Türkbükü gibi düşünülebilir. Gerçi bizimkiler ikisini birleştirip Göltürkbükü yaptılar ama Fransızlar kendi kasabalarını karşı tarafa yedirmek istemiyor olmalı :) Öyle ya, kendilerince "Deauville"li olmak ve "Trouville"li olmak mutlaka çok çok önemlidir. Biz de burada bir yazıda toplayıp orada yaşanmış tonla şeyi, pek çok detayı atlıyoruz ama işte ne yaparsınız, hayat...

Trouville
Deauville tarafını daha estetik ve görkemli bulmakla birlikte -kişisel görüşüm olarak- Trouville tarafını daha sıcak, daha samimi, daha gerçek ve daha yaşanılası buluyorum. Deauville tarafı marina, kulüpler, otoparklar, şunlar bunlarla denizden uzak kalmışken Trouville sanki daha bir denizin içinde. Martılar daha bir yakın sanki insana; bilemiyorum, belki de bana öyle gelmiştir her iki seferde de. Aslında bu yazıyı yazana kadar ben buralara üç kez geldim sanıyordum ama meğer 2011'de, Paris'te yaşamaya başlamadan bir yıl önce Fransa'nın kuzey ve batısında turist olarak yaptığım gezide, buralara da uğradım sanıyordum ama meğer Le Mont Saint Michel'den Honfleur'e geçerken burayı es geçmişiz :) Düşünebiliyor musunuz? E tabii o zamanlar böyle yol gösterecek bir Pariste.Net de yok tabii :)

Trouville Martısı ve Gelgit Manzarası
Buraların en sevdiğim özelliklerinden biri de gelgit. Gün içinde -hiç anlayamadığım saatlerde- alçalıp yükselen sular ortama bambaşka bir hava veriyor. Bir bakıyorsunuz ortalık süt liman, tekneler limanda ya da suyun ortasında öylece duruyor; bir bakmışsınız sular çekilmiş, birkaç saat önce suyun ortasında gördüğünüz tekneler karaya vurmuş gibi kurtulacakları anı bekliyorlar. Hele ki tam gelgit anına denk gelirseniz, suların yükselmesini de çekilmesini de izlemek çok keyifli.

Casino - Trouville Kumarhanesi
Ben özellikle bir Bretonya gezimde Roscoff'taki gelgit'i unutamıyorum. Denize karşı bir restoranda yemek yerken sular hızla yükselmişti, sanki ortalığı sel basacak gibiydi ama tabii ki onunda kendi dengesi var, o dengeye göre kurulmuş sahil kasabaları, şehirler var. Doğayla uyumlu hayatlar inşa ettiğinizde tüm bu doğa olayları öyle keyifli bir hal alıyor ki... Benzer bir duyguyu da muhteşem bir yer olan Mont Saint Michel'de yaşamıştım. Oraları da yazacağım, hiç merak etmeyin...

Trouville
Trouville'in sahili de plajı da iç tarafta bulunan küçük çarşısı da çok keyifli. Burada özellikle deniz ürünlerini sevenler için pek çok seçenek var ama yeme-içme konusunda dikkat etmeniz gereken şey yemek servis saatleri. Pek çok restoran sadece 12:00-14:00 ve 19:00-21:00 arası yemek servisi yapıyor. Kafe ve Restoranlarda Başınıza Neler Gelecek? yazısını okuyanlar zaten bu service continue meselesini çok iyi biliyorlar ;) Özel bir gün için gidiyorsanız, dilerseniz Fransa'nın ünlü restoran rezervasyon sitesi La Fourchette'ten restoranları inceleyip önceden rezervasyon yaptırmanız da mümkün. Bunun için bu linkten Deauville ve Trouville'deki restoranları aratıp zevkinize uygun bir restoran için online rezervasyon yaptırabilirsiniz.

Bistrot Fernand - Trouville
Biz ilk gidişimizde plaja bakan tarafta mükellef bir deniz ürünleri tabağı yemiştik ama ikinci gidişimizde orayı bulamadık ya da servis saatini kaçırdığımız için yemek yiyecek yer yoktu o tarafta diyeyim. Mecburen rıhtım tarafındaki caddede restoran bakındık ve service continue olarak Bistrot Fernand diye bir yerde sımsıcak Trouville güneşi altında harika bir servisle yemeğimizi yedik; beyaz güller de ayrıca güzelleştirdi günümüzü; bizden mutlusu yoktu. Belki de vardı; dilerim siz Deauville'de de Trouville'de de bizden mutlu olun...

Trouville Plajından "Mütevazı" Evler
Tabii biz böyle lay lay lom gezerken bir de ne görelim. Akşam için bebek görmeye gideceğimiz Paris'teki arkadaşımız mesaj atmış "kaçta geliyorsunuz?" diye :) Amanın! Biz bu güzelliklere dalıp Paris'teki randevumuzu hepten unutmuşuz iyi mi? Hayatta yapmayacağımız şeydir ama işte oldu bir kere; hatta sanırım hayatımda ilk kez böyle randevuya sadakatsizlik yapmış oldum :( Bu vesileyle kendisinden bir kere daha özür dileyeyim. Neyse ki daha sonra bir başka gün gidip kendimizi affettirdik :) Bebek Aylin'e de buradan, çok güzel bir hayat dileyeyim tekrar...

Trouville'de Gün Batımı
Akşamki randevu böyle sürprizli bir şekilde iptal olunca biz de geceyi bu civarda geçirip yarın da Honfleur ve Etretat'yı görelim diye hızlı bir plan yaptık ve hemen booking.com'dan otel arayıp mütevazı bir yerde geceyi geçirdik. Hal böyle olunca da gün batımını Trouville'de izlemek nasip oldu. Gerçi yukarıdaki fotoğraf ilk gidişimden ama olsun, ikincisi de bir o kadar güzel ve unutulmazdı. Eğer hava güzelse buralarda güneş denize öyle güzel batıyor ki, inanamazsınız. Kalpazankaya geliyor aklıma ama işte Fransa'dayız...

Hayat güzel diyorum, boşuna demiyorum.

Keyifli geziler, keyifli keşifler...





Adres: Deauville - Trouville, Normandiya


Paris'e Birkaç Saat Mesafede Görülmeye Değer Diğer Yerler:
Giverny
- Rouen
- Honfleur
- Etretat
- Mont Saint Michel
- Saint Malo
Amiens
La Roche Guyon
- Barbizon

TÜM YAZILAR           ANA SAYFA

21 Nisan 2017 Cuma

Rouen

Rouen
Bu yazıda sizleri Paris'in bir saat kadar dışına çıkarıp bir başka harika şehre, Rouen'a götürmek istiyorum. Paris'i yaza yaza, geze geze bitiremeyiz ama farklı şeyler yapmak isteyenler için çok kolay bir şekilde ulaşabileceğiniz Rouen'ı gördüğünüz zaman, Fransa'da Paris dışındaki şehirlerde hayatın nasıl aktığına dair fikir sahibi olurken, yine birbirinden güzel yerlerde dolaşıyor olmanın da keyfini yaşayacaksınız.

Rouen
Fotoğraflara bakınca hemen anlayacağınız gibi burası tam bir orta çağ kenti. O kadar ki şehrin her köşesinde bu tarihi dokuyu hissedebiliyorsunuz. Hatta Rouen fotoğraflarını ilk kez gören biri buranın bir köy olduğunu bile düşünebilir ama gayet güzel ve gelişmiş bir Fransız şehridir Rouen... Siz bakmayın Rouen yazıldığına, Rouen yazılır ama "ruan" hatta "ğuan" olarak okunur. O kadar ki, "ğu"su gırtlaktan, "an"ı da genizden :) Zor şeydir Fransızca telaffuzu ama gezmesi keyiflidir hiç merak etmeyin; biz kendi aramızda konuşurken "ruan" deyip işi kolaylaştıralım ;)

Rouen
Aslına bakarsanız Rouen kent merkezi olarak 110.000 civarında bir nüfusa sahip ve nüfus yoğunluğu olarak Fransa'nın 35. büyük şehri diyebiliriz. Çevresindeki yerleşim alanlarıyla birlikte toplam nüfusu 500-600 bin dolayında. Kent merkezi oldukça küçük ve bizim turistik açıdan ilgimizi çekecek olan bölümse elbette ki old town olacak. Yoksa oturup bir Rouen Rehberi yazmak haddim değil. Biz buradan gelip geçenleriz, insanlar bu şehirde bir ömür geçiriyorlar... Bu anlamda Rouen hakkında ahkâm kesmek bana düşmez, ben sadece gezip gördüklerimi paylaşmak istedim.

Rouen
Bugüne kadar Rouen'ı üç kez gezdim. İlk görüşüm Nisan 2012'deydi. Daha Paris'e yerleşeli bir ay bile olmamışken nereden esti de Paris'i gezmek dururken Rouen'a gittik, hatırlamıyorum :) Kesin, Paris'e eşi Ebru'yla bizi ziyarete gelen Timur'un başının altından çıkmıştır. Kendisi huzursuz biri olduğu için, illâ değişik bir şeyler yapmak isteyecek, Paris'e gelmişken civardaki yerleri de aradan çıkarmak isteyecek bir mizaca sahip :) Onun gönlünü eğleyecek yer ararken Rouen'ı ilk öyle bulmuştuk galiba. Gittik, gezdik ve çok sevdik. Sağolasın Timur diyelim o zaman :)

Rouen
İkinci gidişim ne zamandı hatırlamıyorum ama üçüncü gidişim Nisan 2017'de, Pariste.Net'te bu yazıyı yazmak için oldu diyebilirim. İlk iki gidişimiz trenle oldu, son gidişimizdeyse arabayı tercih ettik. Paris'ten Rouen'a trenle gitmek en kolayı: Paris Saint Lazare Tren Garı'ndan SNCF trenleriyle yaklaşık 1 saat 10 dakikada Rouen'ın merkezinde olmak mümkün. Bazı trenler bir buçuk saatte de gidebiliyor; bu tamamen bineceğiniz trenin hangi istasyonlarda durduğuna göre değişiyor. Online tren biletinizi Fransa'nın TCDD'si diyebileceğimiz SNCF'in internet sayfasındanerkenden alırsanız, gidiş dönüş 30€'ya bilet bulmanız mümkün. Elbette ki gardaki gişelerden ya da otomatlardan -yer varsa- son gün bilet almak da mümkün ama o zaman haliyle daha pahalı oluyor ve yer olmama ihtimali var.

Rouen
Tren biletinizi önceden internetten alırsanız gidiş dönüş 20€ civarı bilet bulabilirsiniz. Bilet fiyatları aldığınız tarihe göre değişiyor, eğer tren boşsa son dakikada da ucuza bilet alabiliyorsunuz ama doluysa haliyle fiyatlar yükseliyor. Bileti önceden almayıp Rouen'a gitmeye son dakikada karar verdinizse de hiç sorun değil Gare Saint Lazare'a gidip gişeden ya da otomatlardan biletinizi alıp, hoop treninize atlayıp, keyifli bir yolculukla Rouen'a varıyorsunuz. Sık sık tren var ve zaten yol da şahane. Hele ki güzel bir havaysa ve ortalık yeşermişse pastoral bir havada yolculuk yapıyor, Monet'nin Evi'nin bulunduğu Giverny'den de geçip Rouen Garı'na ulaşıp buradan Rue Jean d'Arc'tan aşağı inerek şehrin içine karışıyorsunuz. Ah bu arada küçük bir not, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir bu garın çevresindeki kafelerden birinde tanışmış diye okumuştum bir yerlerde.

Rouen
Rouen'a bir kez daha gidip özel bir blog yazısı yazmak uzun zamandır aklımıdaydı zaten ama 2017 Nisan'ında bahar erken gelip, çiçekler açıp da hayat bir anda canlanınca, hafta sonlarımızı da Paris yakınlarındaki yerlerde geçirmeye başlar olduk. Sırf Jules Verne'in Evi'ni görmeye Amiens'a gittiğimiz gibi hafta sonları atlayıp Deauville & Trouville, Honfleur, Etretat, Mont Saint Michel, Saint Malo gibi yerlere gitmeye başladık. Rouen'a gidişimiz de böyle oldu: Bir Cumartesi sabahı kahvaltı sofrasında birden güneş açınca "hadi Rouen'a gidelim" deyiverdik. Sofrayı ne zaman topladık, ne zaman arabaya atlayıp yola koyulduk hatırlamıyorum :)

Rouen
Rouen'a arabayla gitmek de keyifli ama sadece Rouen'ı gezip Paris'e dönecekseniz kesinlikle trenle gidip gelmenizi öneririm. Çünkü hem trafik yoğun hem de otoban oldukça pahalı. Günün hangi saatinde gittiğinize ve hangi gişeleri kullandığınıza bağlı olarak Paris-Rouen gidiş dönüş 20-30 euro otoban ücreti ödeyebilirsiniz! 120-130 kilometrelik bu yolu en iyi şartlarda yaklaşık iki saatte kat edebiliyorsunuz. Dediğim gibi, ben araba kullanmayı çok sevdiğim için ve son dakika planı olduğu için arabayla gitmeyi tercih ettik. Böylelikle gidiş ve dönüş saatlerimizde özgür olduk, çok da iyi yaptık ;) Hele ki vaktiniz varsa ve otoban dışından devlet karayolundan ve köy yollarından giderseniz, manzaranın tadına doyum olmuyor.

Palais de Justice - Adalet Sarayı - Rouen
Gezimize nereden başlasak? Trenle geldiyseniz Rue Jeanne d'Arc'tan aşağı yürüyerek başlayabiliriz. Merak etmeyin, şehir merkezi rahatlıkla yürüyerek keşfedilebiliyor. Buradan aşağı yürürken eğer gördüğünüz güzel şeyler aklınızı çelip sizi yoldan çıkarmazsa, Palais de Justice (Adalet Sarayı) durağına kadar yürüyün ve tam bu noktada yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Adalet Sarayı sol tarafınızda karşınıza çıkacaktır. O tarafa değil de sağ taraftaki sokaktan Rue Guillaume le Conquérant'dan girerseniz aşağıda fotoğrafını gördüğünüz Jeanne d'Arc Kilisesi'nin olduğu bölgeye ulaşırsınız ki burası Rouen'ın görülmesi gereken en önemli, bir o kadar da en canlı bölgelerinden biri: Place du Vieux Marché...

Jeanne d'Arc Kilisesi - Rouen
Burada eski bir pazar yeri ve hemen onun yanında 1979 yılında inşa edilmiş ve ilginç mimarisiyle dikkat çeken Sainte Jeanne d'Arc Kilisesi bulunuyor. Eğer erken saatte gelirseniz pazar yerinin canlılığı keyif verici. Kilisenin içi de ayrıca görülmesi gereken yerlerden; zira son derece ilginç bir mimarisi var. Alışık olmadığımız çatı formu, ahşap ağırlıklı iç tasarımı ve vitrayları oldukça etkileyici. O yüzden içeri girip bakmanızı şiddetle öneririm.

Jeanne d'Arc'ın Yakıldığı Yer - Rouen
Bu meydanda Rouen'daki en ilginç detaylardan birini de gözden kaçırmamanız gerekiyor, çünkü burası Jeanne d'Arc'ın yakıldığı yer! Evet, bir zamanlar Fransız tarihinde önemli rol oynayan Jeanne d'Arc 30 Mayıs 1431'de "cadı olduğu gerekçesiyle" bu meydanda yakılmış, daha sonra da "azize" ilan edilmiş... Ne garip hayatlar, ne garip hikayeler; "insanın insana ettiğini etmiyor en zalim harı ateşin" diye geçiyor insanın aklından tam da bu noktada, insana insanın ateşle ettiğini düşündükçe... Jeanne d'Arc'ın Orléans'da kaldığı ve bugün müze olarak ziyaret edilen evini gördükten sonra şimdi de burayı görmek de enteresan bir duygu oldu benim için. Neyse; bu önemli yeri gördükten sonra, bu karışık duygulardan sıyrılıp, gezimize devam edelim biz.

Place du Vieux-Marché
Bu meydan dediğim gibi oldukça hareketli. Özellikle güzel havalarda ortalığa taşmış masalarda insanlar cıvıl cıvıl bir hayatı sürüyor. Küçük şehirlerde yaşamın hep ölü olduğu söylenir ama ben mi şanslıyım yoksa gerçek hakikaten mi farklı bilmiyorum ama hangi şehre gitsem, tarihi şehir merkezindeki yaya bölgelerinde gündüz vakti -tabii hava güzelse- sokaklar ve meydanlar cıvıl cıvıl oluyor. Herkes masaların çevresinde toplaşmış bir şeyler içerken bitmek bilmez sohbetlere dalıyor. Ortada genç ve canlı bir enerjinin havasını alıyorum böyle yerlerde. İtiraf etmem gerekir ki bu genç enerji Paris'te yok, Paris'teki daha başka bir dinamizm ama kesinlikle gençliğin enerjisi değil.

Rouen
Place du Vieux Marché'nin alt tarafından sola doğru yürümeye başladığımızda Rue de Gros Horloge sokağına girmiş oluyoruz ki şehirdeki en önemli yaya yollarından biri de burası. Artık sıra sıra dükkanlar, kafeler, restoranlar, mağazalar şunlar-bunlar, muhteşem bir orta çağ mimarisi ile aklınızı başınızdan alıyor olacak. Bir şehir nasıl bu kadar güzel olur, nasıl bu kadar güzel korunur, gördükçe şaşıracaksınız. Bizim Safranbolu'da, Cumalıkızık'ta yapmayı başarabildiğimizi Fransızların bir şehir merkezinde başarmış olduğunu görmek de hem biraz kıskandıracak hem de ne olursa olsun mutlu edecek. Dikkat etmeniz gereken şey, bu canlılığın en çok Cumartesi günleri olduğu, Pazar günleri ise dükkanlarının çoğunun kapalı olması nedeniyle daha sakin bir atmosferle karşılaşacağınız. Kalabalık seviyorsanız Cumartesi günü, sakinlikten hoşlanıyorsanız Pazar günü gitmekte fayda var. Sadece alışveriş odaklı değil, şehirdeki birbirinden güzel parkların da görmeye değer olduğunu unutmamak gerek.

Rue du Gros Horloge ve Ünlü Saat - Rouen
Bu sokakta yürürken karşınıza Rouen'ın bir anlamda simgesi olan Gros Horloge yani Büyük Saat çıkacak ki bunu da görmeden Rouen'dan dönmemeniz gerekiyor. Zaten görmeden geçmenize olanak yok, yol sizi bir şekilde buraya illa ki çıkarıyor. Dilerseniz saatin bulunduğu binayı ziyaret edip kulesine çıkarak şehre yukarıdan bakmayı deneyebilirsiniz. İtiraf etmem gerekirse, üç kere gitmeme rağmen ben bunu yapmayı tercih etmedim, sokaklarda gezip tozmaktan vakit kalmadı belki de :) Ama siz ziyaret etmek isterseniz detaylı bilgiyi bu linkten alabilirsiniz. Paris'te de bu saate benzer bir saat var aslında ama böyle köprü şeklinde değil, Conciergerie'nin köşe duvarında bulunan ve Paris'teki en eski meydan saati olan Horloge du Palais de la Cité.

Rouen'da dünya tatlısı bir insan, Nilüfer Hanım ve dükkanında hoş bir anı
Tam bu noktada size hoş bir yer önermek istiyorum, Gros Horloge'un bir arka sokağında, yani Rue aux Juifs'te çok hoş bir sandviççi olan Sandwiches et Plus... Burası, dünya tatlısı bir insan olan Nilüfer Hanım tarafından işletiliyor. Kendisiyle uzun zamandır Facebook üzerinden takipleşiyorduk, bir iki kere Paris'e geldiğinde görüşmeye çalıştık ama bir türlü vakit uyduramamıştık. Ben de bir gün mutlaka kendisini ziyarete geleceğime dair söz vermiştim. Aslına bakarsanız üçüncü Rouen ziyaretim sadece blog yazısı için değil bir bakıma da ona böyle hoş bir sürpriz yapmak içindi ;) Kendisiyle kısıtlı vaktimizde çok keyifli bir sohbet yaptık. Sonuçta dediğim gibi biz Rouen'dan gelip geçiyorduk ama kendisi yıllardır orada yaşayan bir İstanbullu. Rouen'ı gezmeye gittiğinizde, hem hesaplı hem de lezzetli seçeneklerle karnınızı doyurmak için gayet merkezi bir yerdeki dükkanına uğrarsanız benden de selam söylemeyi unutmayın lütfen...

Dame Cakes - Rouen
Yeme-içme demişken, Rouen'da elbette pek çok yeme-içme seçeneği mevcut. Uzun boylu bir şeyler yemek istiyorsanız gözünüze kestirdiğiniz herhangi bir restoranda yemek yiyebilirsiniz. Dışları ayrı güzel, içleri ayrı güzel, yemekleri ayrı güzel. Tek sorun, yemek servisi saatlerinin sınırlı olması. O yüzden genel olarak 12:00-14:00 ve 19:00-21:00 saatleri dışında service continue yemek servisi yapan yer bulmanız kolay değil pek; böylesi durumlarda Nilüfer Hanım'ın dükkanı Sandwiches et Plus gibi yerler hayat kurtarıcı olabiliyor.

Dame Cakes - Rouen
İstediğiniz yerde yemek yiyin ama Rouen'a kadar gelmişken Dame Cakes'e gidip tatlı yemeden döneni dövüyorlarmış :) Eh biz de mecburen tatlımızı orada yedik haliyle... İşin şakası bir yana Dame Cakes, Rouen'ın en karakteristik, en özgün mekanlarından biri. Elbette turistik ama işte bir zamanların İnci Pastanesi'nin turistik olması neyse, Dame Cakes de o kadar turistik ama nihayetinde çok güzel bir yer. Ah ah, İnci Pastanesi mi kaldı zaten? Lütfen "hâla var" demeyin, yeni mekanına zorla taşındırtılan İnci başka bir şey oldu; sadece profiterolle olmuyor bu işler; tarih lâzım, kök lâzım, sanat lâzım, estetik lâzım... Neyse...

Notre Dame de Rouen Katedrali ve Sokak Müziği
Dame Cakes, Rouen Katedrali'nin hemen yanında. Rouen'daki pek çok dini yapı gibi, Notre Dame de Rouen Katedrali de oldukça etkileyici. İçeriye girip bir bakmanızı şiddetle öneriyorum. Orleans'daki, Amiens'daki, Strasbourg'daki katedraller gibi burası da oldukça etkileyici ve görkemli. Zaten buraları gördükten sonra bunların değil de neden Paris'teki Notre Dame Katedrali'nin bu kadar meşhur olduğuna şaşırıyorsunuz. Anlaşılan her şey Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu'nu yazmasıyla olmuş; yoksa diğer katedraller de bir o kadar (hatta daha fazla) görkemli ve büyüleyici...

Aître de Saint-Maclou
Bilirsiniz ben gezdiğim yerlerde sokaklarda rastgele dolaşıp kaybolmayı, daha doğrusu gezdiğim yerde kendimi kaybetmeyi çok severim ve güzel yerler keşfetme konusunda şansıma her zaman güvenirim. Rouen Katedrali'nin arka sokaklarında da dolaşa dolaşa kaybolurken yine açık bir kapı bulup "burası da neymiş?" diye meraklı gözlerle bakına bakına yürümeye başladık ve yukarıda fotoğrafını gördüğünüz muhteşem bir avluya denk geldik. Orada öğrendim ki burası eski bir mezarlıkmış ve 14. yüzyılda müthiş bir veba salgını sonucunda Aître de Saint-Maclou'ya inanılmaz sayıda insan gömülmüş. Şimdi huzur dolu bir bahçe görünümünde olan bu tarihi avluda bir zamanlar nasıl da acı günler yaşanmış. Hep diyorum ya: Ne hayatlar, ne hayatlar...

Rouen'da Bir Vitrin
Rouen'da o sokak senin bu meydan benim dolaşırken bir süre sonra şehrin bu ilginç tarihi mimarisine alışır gibi oluyorsunuz ve arka sokaklara doğru ortalık sakinleşir gibi olunca "artık bitti" sanıyorsunuz ama arka sokaklarda daha ne gizli hazineler var. Biz burada küçük kanalların olduğunu unutmuştuk, yine unuttuk ve yine şans eseri karşımıza o küçük havuz kanalların olduğu sokaklar çıkınca çok sevindik. İnsanlar, altlarından şırıl şırıl sular akan sokaklarda masaları dışarı çıkarmışlar keyifle sohbet ederken bir yandan da bir şeyler yiyip içiyorlar, hayatın tadını çıkarıyorlar. Hep söylüyorum, hayatı güzelleştirmek bizim elimizde...

Rouen
Aslına bakarsanız Rouen, Fransa'daki birkaç şehirle birlikte öğrenciler için ideal en güzel şehirlerden biri. Rouen Üniversitesi buradaki genç nüfusa dinamizm katıyor haliyle ve oldukça da önemli bir okul. Ayrıca şöyle bir anektod da paylaşmak isterim, 2007-2016 yılları arasında Rouen Üniversitesi'nin rektörü bir Türk, Prof. Dr. Cafer Özkul'du ve Özkul, Avrupa'daki ilk Türk rektör olma özelliğini taşıyordu. Bence Prof. Dr. Cafer Özkul'un hayat hikayesini de okuyup azmin ve kararlılığın elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağına dair inancınızı pekiştirmekte yarar var.

Rouen
Böyle böyle gezimizin sonuna geldik diyebilirim. Aslında yazacak ve keşfedecek çok şey vardır elbette ama bir günde bu kadar gezilebileceğini düşünüyorum. Örneğin Rouen, ortasından Seine Nehri geçen bir şehir ama sanki şehirde hayat nehir kıyısında değil de kuzey yakadaki tarihi merkezde, içeride akıyor gibi; diğer bölüm çağdaş Rouen ve oradaki mimari heyecan verici değil tabii, bildiğiniz çağdaş bir şehir işte ama yine de Seine Nehri üzerinde Avrupa'nın en büyük açılır kapanır köprüsü Pont Gustave-Flaubert burada bulunuyor. Dediğim gibi yazacak ve anlatacak daha çok şey var ama biz günübirlik gezimizi bitirip Rouen'ı böylece tamamlayalım, planımıza göre belki Paris'e, belki deniz kıyısına, Deuaville & Trouville'e, Honfleure'e, Etretat'ya hatta biraz abartıp Saint Mont Michel'e, Saint Malo'ya gidelim. Hepsini yazacağım merak etmeyin ;)

Keyifli geziler, keyifli keşifler...




Adres: Rouen, Normandiya

Paris'e Birkaç Saat Mesafede Görülmeye Değer Diğer Yerler:
Giverny
- Deauville & Trouville
- Honfleur
- Etretat
- Mont Saint Michel
- Saint Malo
- Amiens
La Roche Guyon
- Barbizon

TÜM YAZILAR          ANA SAYFA

14 Nisan 2017 Cuma

Amiens

Amiens
Daha Paris'in içini bitirmek mümkün değilken, neden Paris çevresinde görülmesi gereken yerlere bulaştığımı ben de bilmiyorum. Aslında biliyorum :) İstiyorum ki Paris'i gezmeye geldiğinizde, özellikle bu ilk gelişiniz değilse, biraz da civara açılarak çevreyi tanıyın, sadece kent merkezinde değil, Paris'in biraz dışında, hatta yakındaki diğer şehirlerde, kasabalarda hayat nasıl akıyor görün... O yüzden bu yazımızda yine güzel, yine nitelikli bir yeri geziyoruz. Amiens'dayız ve burada oluş nedenimiz bir değil birkaç tane:

Amiens - Jules Verne Sirki
Paris'in 120 km. kuzeyinde bulunan Amiens'a kalkıp gelmemizi gerektirecek en önemli neden Jules Verne'in Evi'nin burada olması ve müze olarak gezilebilmesi. Eğer siz de benim gibi çocukluğunuzda Jules Verne'in zengin hayal gücünün derinliklerinde, birbirinden güzel kitap sayfalarında dolaştıysanız burayı görmeye gelmeniz çok normal. Zaten bizim de Amiens'ı öncelikli ziyaret ediş nedenimiz Jules Verne'in evini görüp gezmekti.

Amiens - Jules Verne'in Evi
Mart 2017'de, bir Cumartesi sabahı Paris'teki evimizde oturmuş kahvaltı yaparken, "bugün nereye gitsek" diye laf arasında geçen bir cümlenin sonunda kendimizi arabada, Amiens'a, Jules Verne'in Evi'ne giderken bulduk. Aslında trenle gitme niyetindeydik ama son dakikada bilet almaya kalktığınızda fiyatlar gereksiz pahalı olabiliyor; o yüzden mutlaka biletinizi erken almanızı öneririm. Trenler Paris'te Gare Saint Lazare'dan kalkıyor. Online tren biletinizi Fransa'nın TCDD'si diyebileceğimiz SNCF'in internet sayfasından önceden alırsanız, gidiş dönüş 30€'ya bilet bulmanız mümkün. Elbette ki gardaki gişelerden ya da otomatlardan -yer varsa- son gün bilet almak da mümkün ama o zaman haliyle daha pahalı oluyor ve yer bulunmama ihtimali de var.

Amiens Tren Garı
Garın tam karşısında (yazının kapak fotoğrafında gördüğünüz) Aimens'ın ünlü "gökdeleni" Tour Perret bulunuyor. Bu gökdelen yaklaşık 105 metrelik yüksekliğiyle Avrupa'nın ilk gökdeleni olmuş ve uzun zaman boyunca da Avrupa'nın en yüksek binası olma özelliğini korumuş. Kule ne yazık ki ziyarete açık değil ama tatilinizi önceden planlarsanız burada şehri yukarıdan seyrederek konaklama imkanınız var. Rezervasyon için bu linke bakabilirsiniz. 

Amiens
Garın tam karşısından upuzun bir cadde gidiyor, bu cadde bir yaya yolu ve gayet tatminkar. Bolca mağaza, restoran kafe, sıra sıra dizilmiş sizleri bekliyor. Zaten Fransa'nın neredeyse her şehrinde bu tür bir yaya yolu, çevresinde ihtiyacınızı karşılayacak dükkanlar, restoranlar, tiyatrosu, kültür merkezi artık çağdaş bir şehircilik için insanların neye ihtiyacı varsa kent merkezinde hepsi bir arada bulunuyor. Zaten o yüzden Fransa'da herkes Paris'te yaşamak zorunda değil, her şehrin kendine özgü ayrı bir havası, ayrı bir keyfi oluyor.

Amiens - Picardie Müzesi
Kent merkezi zaten küçük bir yer. Burada son derece görkemli bir müze, Musée de Picardie bulunuyor ama biz gittiğimizde önemli bir bölümü tadilat nedeniyle kapalı olunca biz girmek istemedik, belki daha sonra yeniden geldiğimizde gezeriz. Aslına bakarsanız biz trenle değil arabayla geldiğimiz için gezimize önce Jules Verne'in Evi'nin oradan başladık. Yolculuk yaklaşık iki saat sürdü çünkü paralı otobandan gitmek istemedim. Böylece yol üstündeki köyleri ve küçük yerleşim bölgelerini geze geze keyifli bir yolculukla Amiens'a vardık ve arabayı Jules Verne'in orada bir sokağa ücret ödemeye gerek olmadan bıraktık. Yoksa kent merkezinde neredeyse her yer paralı otopark.

Amiens
Jules Verne'in Evi'ni gezdikten sonra şehrin içinde dolaşmaya, kendimizi kaybetmeye başladık. Sonuçta kaybolmanız mümkün değil, küçük bir yer ama böylesine küçük ama bu kadar güzel bir şehirde nereye gitseniz güzel bir şeylerle karşılaşıyorsunuz. Merkezden uzaklaştıkça ortalık fazla sakin olabiliyor, o yüzden şehir gezisi için old town'ın dışına çok çıkmamanızı öneririm.

Amiens Notre-Dame Katedrali
Amiens (amyan) yaklaşık 140.000 kişinin yaşadığı küçük bir şehir ama dediğim gibi bir şehirde olması gereken her şey var. Hele bir katedrali var ki inanılmaz. Sırf bu Amiens Notre-Dame Katedrali için ayrı bir yazı yazsam yeridir. Aslına bakarsan biz de çok bilerek gezmedik; "gelmişken görelim bari" diye içine girdik ki ne göreyim. Pek az kilisede bu kadar etkilenmişimdir. Yanılmıyorsam beni bir Vatikan'daki San Pietro Katedrali, bir de Toledo'daki Santa Maria Katedrali bu kadar etkilemiştir. Bir de 1999'da üç ay yaşadığım Washington D.C.'deki Ulusal Katedral'den etkilenmişliğim var ama şimdi düşünüyorum da o ilk yurt dışı gezimdi, o yüzden etkilenmem çok normal :)

Amiens Notre-Dame Katedrali
Amiens Notre-Dame Katedrali'nin içinin çok farklı bir büyüsü var. Aslına bakarsanız Paris Notre-Dame Katedrali ününü Paris'te olmasına ama en çok da Victor Hugo'nun ölümsüz eseri Notre Dame'ın Kamburu'na borçlu. Eğer Victor Hugo'nun romanı Paris'te değil de Amiens'da geçseydi o zaman Amiens Notre-Dame Katedrali meşhur olacaktı. Aynı şekilde Fransa da Orleans, Strasbourg gibi şehirlerde de benzer görkemlerde katedraller mevcut. Hepsi birbirinden etkileyici inanın. Amiens'daki katedralin önemli bir özelliği de Hıristiyanlıkta kutsal figürlerden biri olan ve Türkçede Vaftizci Yayha olarak geçen Saint Jean-Baptiste'e ait olduğuna inanılan bir kafa tasının altın bir çerçeve içinde sergilenmesi... 

Amiens
Biraz İngiliz kasabası havasında, biraz da tipik Normandiya mimarisiyle bezenmiş Amiens sokaklarında dolaşırken karnımız acıkınca tam katedralin karşısındaki Oz'Ange diye bir kafe-restoranda yemek yedik. Servisi de atmosferi de yiyecekleri de gayet güzeldi. Orada ya da gözünüze kestirdiğiniz herhangi bir yerde gönül rahatlığıyla yemek yiyebilirsiniz. Zaten Fransa'da nereye giderseniz gidin yemeklerde lezzet kalitesi her zaman belli bir çıtanın üstündedir. Bir tek servis konusunda kültürel farklılıklar var malum; o konuyu da -herhangi bir tatsızlık yaşamayın diye- bu linkteki yazıda detaylı bir biçimde açıklıyorum zaten...

Amiens
Bir sonraki hedefimiz katedralin biraz arka tarafında bulunan, kanallar arasında kayıkla gezinti yapabileceğiniz harika bir park, Hortillonnages (ortiyonaj ya da oğtiyonaj) olacaktı. Gidip yerini de bulduk ama web sitesinde belirtildiğinin aksine kapalıydı ve hiçbir açıklama da yoktu. Belki siz gittiğinizde açık olur, benim yerime de çiçekli böcekli kanallarda kayıkla gezer, sefasını sürersiniz. Belki ben de bir dahaki gidişimde bunu yapma şansına erişirim. Hayat uzun, gün çok...

Amiens - Hortillonages
Geceyi Amiens'da geçirme niyetinde değildik; vakitlice de Paris'e dönmemiz gerekiyordu. "Dönüş yoluna geçsek mi?" diye konuşurken birden Amiens'ın Saint Leu (sen lö) mahallesini görmediğimizi hatırladık ve haritadan yerini bulup hemen oraya gittik. İyi ki de gitmişiz, müthiş bir yer!

Amiens - Saint Leu Mahallesi
Paris şöyle güzel böyle güzel ama işte denizi geçtim, su kenarında akıp giden bir hayat yok; genelde hep şehrin içinde inşa edilmiş yaşamlar var. Oysa Amiens'ın Saint Leu denilen mahallesinde suyun kenarında insanlar Amsterdam gibi su kenarına toplaşmışlar, kafe-bar atmosferinde teraslarda yiyip içip hayatın tadını çıkarıyorlar. Hava da güzel olunca haliyle güneşin tadını çıkarmak da mümkün oluyor. O yüzden bu bölgedeki dinamizm ve canlılık bizi bir başka memnun etti, size de tavsiye ederim.

Amiens - Saint Leu Mahallesi
Tam olarak Amiens Notre-Dame Katedrali'nin şehre bakan yüzünün diğer tarafında bulunan Saint Leu, haliyle küçük bir yer ama o küçücük yere rengarenk bir hayat sığdırmışlar. Cıvıl cıvıl, rengarenk binalar, neşeli insanlar, suya yansıyan hayaller; her şey o kadar güzel ki. Honfleur'deki kadar olmasa da oldukça renkli dükkan vitrinleri insanı içine çekip hayallere daldırıveriyor. Biz de bu sokakların, kanalın, havanın, suyun ve güneşin tadını çıkardıktan sonra artık Paris'e dönüş yoluna geçme zamanı geldi diye düşündük ve yola koyulduk. Yol üstünde gecenin 10'unda açık bir fırın bulup yarın sabah için ekmek alabilmemiz de günün mucizesiydi :) Malum, Paris'te o vakitlerde açık bir yer bulamazsınız; hoş Paris dışında da bulamazsınız ama dedim ya, mucize :)

Amiens - Saint Leu Mahallesi
Eğer Jules Vernes size bana ifade ettiği kadar çok bir şey ifade etmiyorsa, Amiens öncelikle görmeniz gereken yerlerden olmayabilir. Buraya gelene kadar Giverny, Rouen, Deauville & Trouville, Honfleur, Etretat, Mont Saint Michel, Saint Malo gibi yerler de görülmeli belki (hepsini tek tek yazacağım merak etmeyin) ve tabii Paris çevresindeki şatolar gezilmeli ama herkesin zevki ve öncelikleri farklı. O yüzden Jules Verne'in Evi yazısı sonrası, hazır buralara gelmişken neler yapabilirsiniz diye Amiens hakkında bir şeyler karalamak, bildiklerimi, deneyimlerimi paylaşmak istedim. Sonuçta insanlar bu şehirde ömürlerini geçiriyor, biz böyle bir-iki gün görmeyle o şehri ne kadar tanıyabiliriz ki? Yine de benim gibi gezeceklere yol göstermek istedim... Umarım işinize yarar, en azından Paris yakınlarında böyle bir şehirde hayatın nasıl aktığına dair fikriniz olmuştur. Belki de bir gün atlar gelir buraları gezersiniz belli mi olur?

Keyifli geziler, keyifli keşifler.




Adres: Amiens

İlgili Yazılar:
- Jules Vernes'in Evi - Maison de Jules Verne

Paris'e Birkaç Saat Mesafede Görülmeye Değer Diğer Yerler:
Giverny
Rouen
- Deauville & Trouville
- Honfleur
- Etretat
- Mont Saint Michel
- Saint Malo
La Roche Guyon
- Barbizon


TÜM YAZILAR          ANA SAYFA

Konsolosluk Rehberi

REKLAM ve SPONSORLUK

BİLGİ VE TEŞEKKÜR

Ocak 2014'ten bu yana Paris'i daha kolay gezebilmeniz için hazırladığım ve düzenli olarak yeni yazılarla güncellediğim bu blog'taki bilgilerin ancak paylaşıldıkça değerli olduğuna inanıyorum. Beğendiğiniz yazıları sosyal medya hesaplarınızda paylaşmanız, bu bilgilerin daha çok kişiye ulaşmasına yardımcı olacaktır. Yazılarla ile ilgili görüş ve önerilerinizi yorum bölümüne yazmaktan çekinmeyiniz. İlginiz ve desteğiniz için teşekkürler.

Google+ Takip Edenler

İLETİŞİM FORMU

Ad

E-posta *

Mesaj *

pariste.net kaç kez okundu?

© 2014-2016 Tüm hakları saklıdır. Yazı ve görseller izinsiz kullanılamaz Pariste.Net Paris Gezi ve Yaşam Rehberi.
Powered by Blogger.