Tag

18. Arrondissement

Browsing

(Son Güncelleme: 16.07.2019) Paris’te yolu Montmartre Tepesi’ne düşen herkesin ya başından ya sonundan mutlaka gördüğü ama içine bir türlü girmediği, yani yine uluorta olduğu halde gizli saklı kalmış yerlerden birini, güzel bir parkı tanıyacağız bu yazımızda: Square Louise-Michel… İlk olarak 1877’de yapılmış ve sık sık renovasyon çalışması yapılmış yaklaşık 24 dönümlük bu parkın adı tarih içinde pek çok kez değişmiş ve yakın zaman önce bu adı almış ama bana kalsa ben buraya Montmartre Parkı ya da Sacré Coeur Parkı derdim…   Basilique du Sacré Coeur – Sacré Coeur Basilikası’nın hemen altında, dik bir yamaç üzerine kurulu olan parkın en yukarısından geniş bir Paris manzarası var. O yüzden Montmartre Tepesi’ni gezmeye gelip Sacré Coeur’ü ziyaret edenler, bu üst terastan şehre şöyle bir bakmayı ihmal etmiyorlar ama sağlı sollu merdivenlerden aşağı inmeyi tercih edenlerin sayısı o kadar da fazla değil. O yüzden ben size bu parkın içinde şöyle bir dolaşmayı, daha doğrusu…

(Son Güncelleme: 16.07.2019) İnsan bazen istiyor ki şöyle ferah feza bir yerde oturayım da içim açılsın, hayatın ve Paris’in tadını keyifli bir yerde çıkarayım ama Paris genelde düz bir şehir olduğu için, şöyle uçsuz bucaksız bir ferahlık hissedebileceğiniz mekanların sayısı da pek fazla olmuyor. Özellikle “bir şeyler yiyip içerken Eyfel Kulesi’ni de göreyim” dediniz mi fiyatlar alıp başını gidiyor. Bu yazıda sizlere, Eyfel Kulesi’ne karşı hem ferah-feza oturup keyifle bir şeyler yiyip içebileceğiniz, hem de rakamları uçuk olmayan güzel bir teras bar-restorandan söz etmek istiyorum: Le Terrass” Terrass” Hotel Bar Restaurant – Montmartre Her şeyden önce şunu belirteyim; bu yazıyı yazarken de başlığını atarken de ortografik hata yapmadım. Normalde Fransızcada teras “la terrasse” olarak yazılır ama bu bizim terasımız Le Terrass” olarak yazılıyor. Artık bir hoşluk olsun diye mi öyle yapmışlar, neden feminen bir sözcüğü bu şekilde maskülene çevirmişler işin o kısmını bilmiyorum. Zaten neden bazı dillerde maskülen-feminen vardır o…

(Son Güncelleme: 12.01.2018 – Önemli NOT: KAPANDI) Siz bir haftalığına Paris’e gelip kıyı köşe her yeri gezmeyi hayal ediyorsunuz ama benim Paris’e yerleşmemin üzerinden neredeyse beş yıl geçmiş olmasına rağmen, her yeni gün keşfedilmeyi bekleyen yeni bir mekan çıkıyor karşıma.  Öyle kıyıda köşede kalmış, gizli saklı mekanlar da değil üstelik; Paris bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor (bitmesin de zaten). İşte öylesi mekanlardan birini daha tanıyacağız bu yazıda hep birlikte. Ben de yeni keşfettim ve biliyorsunuz keşfettiğim her şeyi sizlerle paylaşmayı ilke edindim. İstiyorum ki bu güzellikleri herkes görsün, Paris’e gelen (Paris’te yaşayan) herkes bu güzelliklerin keyfini çıkarsın. Evet, Le Grand Train’deyiz… Grand Train Grand Train (gran tren ya da gğan tğen), 18. arrondissement’da Gare du Nord’un hemen arka tarafında bulunan çok enteresan bir mekan. Anladığım kadarıyla burası eskiden Gare du Nord’un tren bakım atölyesi olarak kullanılıyormuş. Bir süredir de rekreasyon alanı olarak düzenlenmiş. Parislilerin keyifli vakit geçirmesi için oluşturulan bu enteresan yeri…

(Son Güncelleme: 01.09.2019) Bu kez Montmartre Tepesi'ne doğru tırmanırken soluklanabileceğimiz ya da tepeyi gezdikten sonra aşağı inerken serseri mayın gibi dolanırken acıkan karnımıza ödül verebileceğimiz mütevazı ama güzel restoranlardan biri olan Le Sancerre Restaurant'dayız. Le Sancerre (lö sancer ya da lö sanseğğ) Montmartre Tepesi'nin eteklerinde, Sacré Coeur Bazilikası'nın aşağısında, Abbesses metro istasyonundan çıkınca sağ tarafa

(Son Güncelleme: 21.01.2018 – ÖNEMLi NOT: Montmartre Tepesi’ndeki en güzel kafelerden biri olan Café Montmartre ne yazık ki kapandı ve yerine bir hediyelik eşya dükkanı açıldı) Düşünüyorum da, bırakın tüm Paris’i, sırf Paris kafeleri hakkında bile başlıbaşına blog yazılabilir. Ben elimden geldiğince Les Deux Magots, Café de Flore gibi turistik anlamda bilinmesi ve görülmesi gereken yerleri tanırken, bir yandan da şehirde benim için önemli olan kafelerden söz etmeye çalışıyorum. O yüzden bu kez sizlere, turistik olarak önemli bir konumda olan ama çoğu insanın önünden geçip gittiği ama benim çok çok sevdiğim bir kafeden, Café Montmartre’tan söz etmek istiyorum. Café Montmartre, Montmartre Tepesi’nde, Montmartrobus ile tepeye ulaştığınız noktada şoförün “Monmağğğtttğğğğ” diye turistlere anons yapınca herkesin indiği durağın hemen köşesinde bulunuyor. Burası köşe konumda ve Montmartre koşullarında ferah bir manzaraya sahip olduğundan benim oldukça sevdiğim yerlerden biri. Ne zaman Montmartre Tepesi’ne Montmartrobus’le çıksak, otobüsten iner inmez burada oturup bir kahve içmeyi alışkanlık haline getirdik…

(Son Güncelleme: 15.07.2019) Bu yazıda Paris’teki en ilginç kiliselerden birini tanıtmak istiyorum sizlere: Montmartre Saint Jean Kilisesi – Eglise Saint Jean de Montmartre… Bir Paris gezinizde -özel ilgi alanınız değilse- sırf bu kiliseyi kalkıp görmeye gitmenize gerek yok belki ama bir Montmartre Turu yapmayı düşünüyorsanız yolunuzun üstünde, geçerken uğrayabileceğiniz, bir bakıp çıkabileceğiniz, oldukça ilgi çekici mimariye sahip bir yer olduğu için bu yazıyı paylaşma gereği duydum sizlerle. Montmartre Saint Jean Kilisesi, ilk betonarme kilise olma özelliği taşıdığı için görülmeye değer tarihi yapılardan biri. Neo-Gotik ve Art Nouveau tarzındaki ilginç mimarisi ile bir fark yaratıyor gerçekten. Tuğla kaplı, seramik süslemelerle bezeli bir dış cepheye sahip bu kilisenin içi de bir o kadar ilginç o yüzden Montmartre’ta dolaşırken illâ ki yolunuz buradan geçecektir, kapısı da gelene geçene açık olduğu için ziyaret etmeye değer özellikte bir yapı olduğunu siz de gezdikten sonra anlayacaksınız.   Mimarı Anatole Baudot olan ve 1904’te açılan kiliseye girdiğinizde…

(Son Güncelleme: 20.09.2019 - Konuk Yazar: Devrim BAĞMAN) İnsan boğazına düşkün olunca benim gibi, yaşadığı şehrin sevdiği köşelerini zevkine uygun bir yeme içme mekanıyla özdeşleştirmeden rahat edemez. Gitmeyi sevdiği her yerde ya bir tatlısına hayran olduğu bir pastane, ya yemek yemekten zevk aldığı bir restoran ya da kendini evinde gibi hissettiği bir kafe bulur, başka türlü yaşayamaz.
(Son Güncelleme: 28.08.2019) Her ne kadar turistik bir bölge olsa da Paris'in en özgün yerlerinden biri elbette ki Montmartre Tepesi'dir. Çünkü bu bölge, Paris'in genel düzlük yapısına göre tepelik bir alan olduğundan ve mimarisi daha çok Paris dışında bir köy havası taşıdığından, ziyaretçilerine oldukça ilginç bir Paris deneyimi sunuyor. Gerçi Montmartre Tepesi hakkında daha önce detaylı bir

(Son Güncelleme: 11.09.2019) Paris’in kuzey batısında, 8, 9, 17 ve 18. arrondissement’ların kesişme noktasında bulunan Clichy Meydanı – Place de Clichy (plas dö klişi), ortadaki büyük heykel ve altı yöne giden yolların kavşak noktasını oluşturması bakımından şehrin en önemli yerlerinden biri. Günün her saati hareketli ve canlı olan bu meydan, binaların dış cephelerinin birbirlerinden oldukça farklı olmasıyla da enteresan bir görüntü oluşturuyor. Bir zamanlar Clichy Meydanı benim için şehrin uzak bir köşesiydi. Çünkü o zamanlar Paris’te her yerin her yere bu kadar yakın olduğunun farkında değildim. Hatta o kadar ki Opéra Garnier’in arka tarafını bile şehrin uzak bir köşesi sanıyordum 🙂 Sonradan fark ettim ki böyle düşünmemin nedeni her yere metro ile gitmeye çalışırken bir yerden bir yere ulaşmak için bazen gereksiz aktarmalar yaparak yolu uzatmamdı. Aslında her yer birbirine o kadar yakınmış ki, şehri yürüyerek ve otobüsle keşfetmeye başladıktan sonra harita kafamda iyice oturmaya başladı. Clichy Meydanı – Place…

(Son Güncelleme: 11.09.2019) Amélie’yi sever misiniz? Hani şu Jean-Pierre Jeunet’nin yönettiği, başrollerini Audrey Tautou ve Mathieu Kassovitz’in paylaştığı 2001 yapımı muhteşem ötesi Fransız filmden bahsediyorum. “Hatırlar mısınız?” diye sormuyorum, “sever misiniz?” diye soruyorum çünkü bu filmi izleyenlerin sevip sevemeyeceğini bilemem ama unutulması imkansız bir film olduğundan eminim. Henüz izlememiş olanlara şiddetle tavsiye edeceğim bu filmin orijinal adı “Le Fabuleux Destin d’Amelie Poulin” ve herkesçe “Amelie” adıyla biliniyor. Ben, sanıyorum beş-on kez izlemişimdir bu filmi. Aslında “basit” bir aşk hikayesini öyle nefis bir kurgu, öyle harika bir olay örgüsü ile anlatmış ki yönetmen, izlerken kendinizi kaptırmamanız, duygulanmamanız ve en önemlisi de Paris’e yeniden aşık olmamanız mümkün değil. Dilerseniz önce filmin havasına yeniden girmek için o nefis müziklerin olduğu albümden parçalar dinleyelim. Bir yandan da yazımızı okumaya devam edelim:   İşte bu yazıda sizleri, bu nefis filmin geçtiği mekanların en unutulmazlarından birine, Amelie’nin çalıştığı café-brasserie’ye götürmek istiyorum: Amélie’nin Kafesi – Café des…