(Son Güncelleme: 03.09.2018) Bunca zamandır Paris’te yaşıyorum, bunca zamandır Saint Cloud’dan defalarca geçtim, orada bir park olduğunu da hep bilirdim ama bir türlü gidip de görmek kısmet olmamıştı ta ki Kasım 2014’e kadar.
 
O sabah evden çıkıp babası İtalyan, annesi Yunan/Ermeni olan minik Stefano’yu görmek için evden çıkıp arkadaşlarımızı ziyarete gittik. O dünya tatlısı bebeği Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Yunanca, Ermenice ve Türkçe sevdikten sonra ziyaretimizi bitirip arkadaşlarımızdan ayrıldığımızda o güne ait başka bir planımız yoktu. Önce La Défense‘a gittik, oradan karşımıza çıkan ilk trene atlayıp herhangi bir yöne doğru yola koyulduk.
 
Çok geçmeden Saint Cloud’ya vardı tren; daha da devam edecekti, “Versailles‘a mı gitsek?” diye küçük bir tereddüt ettikten sonra son anda trenden inip kendimizi Saint Cloud’da bulduk. Ben bu istasyonu genelde evden konsolosluğa gitmek için kullanıyorum, bazen de Rueil Malmaison’a otobüsle gidip yolda o muhteşem evleri izleyerek içimin açılması için ama bu kez neden orada olduğumuzu gerçekten bilmiyorduk 🙂
 
Evet, bu yakınlarda Saint Cloud Parkı – Parc Saint Cloud (park sen klu ya da pağk sen klu) vardı ve orayı görmenin zamanı artık gelmişti. Hemen google maps’ten parkın konumuna baktım; iki adım ötemizdeydi. İstasyondan aşağı indik, caddeden sağa doğru yokuş yukarı -çok az- çıktık; tam viraja gelince parkın tabelasını görüp onu takip etmeye başladık. Yol daracık sokaklardan, geçitlerden kıvrıla kıvrıla ilerliyordu; muhteşem binaların, ağaçların ve yeşilliklerin içinden yürüyerek bir rüya aleminde parka beş dakikada ulaşıverdik.

Saint Cloud Parkı – Parc de Saint Cloud
İçeri girdiğimizde sonbaharın renk cümbüşü bizi tüm görkemiyle karşıladı. Hava buz gibiydi aslında, kışa yaklaştığımız için de ağaçlarda yapraklar son demlerini yaşıyordu ama yine de muhteşem bir manzara ile karşı karşıyaydık. Sarı ışıklar saçan ağaçlar, boş banklar, sessiz sakin yürüyüş yapan insanlar, bembeyaz yüzlü ama soğuktan yanakları kızarmışken mutlulukla gülümseyen çocuklar, köpeğini gezdirenler; yani hayatın tadını çıkarmayı bilen insanlar arasında yürüyüşümüze başlamış olduk.
 
İçeri girer girmez dünyamız değişmişti. Gördüğüm o eflatunumsu çiçeği/bitkiyi unutamıyorum… Daha 15-20 dakika önce neredeyken şimdi nerede ne yapıyorduk; üstelik hiç de planda yokken. Parkın içerilerine doğru ilerlediğimizde sol tarafta Paris göründü ilk. Eyfel Kulesi, Montparnasse Binası, Bois de Boulogne ve tüm şehir. Park périphérique‘in çok az dışında, Seine Nehri kıyısında bir tepeliğe kurulu ve o yüzden de manzarası çok güzel. Tek sorun hemen aşağıdan geçen otoyolun uğultusu ama olsun, gördüğümüz güzellikler karşısında katlanılabilir bir defo diyebiliriz buna.
 
Önce bir seyir terasına ulaştık, oradan Paris’i seyrettik. Bu noktadan sonra ne yapacağımızı bilmiyorduk, sağa mı gitsek sola mı diye düşünürken parkın içerilerine doğru ilerlemeye karar verdik ve manzaradan ters yöne, tam arkamıza dönüp ilerlemeye başladık ki karşımıza bu yazının başında gördüğünüz o muhteşem ağaç çıkıverdi. Turuncu desem turuncu değil, kızıl desem kızıl değil, o nasıl bir yaprak kızarmasıdır, bu nasıl bir sonbahar değişimidir öyle… Bu renkleri Toronto’daki Toronto Island’da dolaşırken görmüştüm en son. Eminim bu tür ağaçlarla kaplı her yerde böyledir ama Paris’in hemen yanıbaşında bu kadar zengin bir sonbahar cümbüşünün içinde olmak gerçekten çok iyi geldi bana o soğuk Kasım öğleden sonrasında.
 
Türkiye’de hep Yedigöller’e gitme hayalim vardı bir Kasım ayında; olmadı bir türlü, geçen gün İrem, Kaan, Timur ve Ebru’nun resimlerini gördüm Yedigöller’e gitmişler; muhteşem resimler çekmişlerdi. Şimdiyse ben Paris’te aynı duyguları yaşıyordum işte. Kaderimi yine sevdim.

Saint Cloud Parkı – Parc de Saint Cloud
Parkın içinde ilerledikçe buranın bir park değil bir orman olduğunu fark ettim! Paris’te “park” deyince insanın aklına Tuileries ya da Luxembourg parkları geliyor, Parc de Sceaux bile şehrin biraz dışında ve epey de büyük olmasına rağmen bu denli ormansı bir yer değil. Hepsi birbirinden güzel elbette ama kendimi Paris’te gerçekten bir ormanın içinde hissettiğim en güzel yerlerden biri oldu burası.
Gerçi Saint Germain en Laye tarafında da çok daha büyük bir orman var ama orası gerçekten orman; Saint Cloud ise bir park gibi düzenlenmiş, almış başını gitmiş devasa bir yeşillik-ormanlık alan. Ah bu Fransızlar, beni şaşırtıp mutlu etmeye devam ediyorlar her seferinde.
 
Saint Cloud Parkı 460 hektarlık dev bir “park”; dolayısıyla gezip her yerini görmek diye bir şeyi aklınızdan bile geçirmeyin. Gelin, içinde dolaşın, canınız ne tarafa isterse o tarafa doğru yürüyün. Yolunuzun üzerinde yürümeye mecali olmadığı halde devasa köpeğini dolaştırmaya çıkmış yaşlı bir teyzeyi, taşlık yolda çocuğuna bisiklete binmeyi öğreten ama çocuğun taşların üzerinde zangırdaya zangırdaya ilerleyip her an düşme tehlikesi geçirirken telaş etmeyen anneyi ya da atıyla yanınınızdan geçen birini görürseniz de sakın şaşırmayın.
 
Parkın içinde bir küçük kafeye bir de restorana rastlayınca oturup o kafede bir şeyler içtik. Sonradan fark ettim ki hava 13-14 derece civarında olmasına rağmen dışarıda oturumayı tercih etmişiz; oysa ki içerisi ne kadar sıcakmış; demek ki biz de alışmışız bu soğuğa, kendimi iyi hissettim 🙂
 
Saint Cloud Parkı – Parc de Saint Cloud
Sonra batıya doğru ilerlemeye devam ettik. İlerledikçe orman derinleşti, büyüdü. Gerçi civardan gelen otoban sesi ara ara yaklaşıp ara ara da uzaklaşıyordu ama olsun. Yürüdük, yürüdük, yürüdük. Havada garip bir koku, garip bir tat vardı. Resmen toprak ve yeşillik soluduğumu hissediyordum. İliklerime, ayak uçlarıma kadar oksijen çekiyordum içime, çektikçe de tazelenip yenileniyordum.
 
Sadece 10-15 dakikada böylesi büyük bir ormanın içinde olmak, şehirden kopup doğaya karışmak inanılmaz bir duyguydu. Mesele sadece doğa ve doğanın korunması da değil, içinde bulunduğunuz atmosfer, karşınızdan geçip gidenler, koşanlar, yürüyüş yapanlar, ata binenler; herkes, her şey o kadar güzel ki burada, insan olduğu yere, yaşadığı hayata şükretmeden edemiyor. Sahip olduklarımız sadece ağaç, hava, toprak değil insan kalitesi bir o kadar da. Bu insanların arasında olmaktan büyük keyif alıyorum, Paris’te yaşamayı bu yüzden seviyorum.
 
Başka bir yöne sapmaktansa yolumuza dümdüz devam etmeyi tercih ettik. Niyetim bir sonraki tren istasyonuna doğru yürümek, oradan “şehre” yine trenle dönmekti. Google maps’ten yerimize baktım, istasyonun yerini keşfettim ve o yönde yürümeye devam ettik.
 
Park (ya da orman) bizi şaşırtmaya devam ediyordu. Bu kez de karşımıza küçük bir çiftlik çıkıverdi… Çeşit çeşit hayvanlar, çitlerin arkasında, doğanın içinde yaşamlarını sürdürüyordu. Başka ülkelerde insanların bu manzaraları görmeleri için köylerine gitmeleri gerekiyor diye düşününce dudağımın kenarına hafif bir tebessüm yerleşti.

Saint Cloud Parkı – Parc de Saint Cloud
Bu çiftliği geçer geçmez ana yola kavuştuk. Ana yol dedimse işte yine ormanlık küçük bir karayolu gibi düşünün. Yoksa zaten parkın içinden yol geçiyor, yani parka arabayla gelmek, içinde arabayla gezmek de mümkün. Yayalara giriş ücretsiz ama araba ile gelirseniz 5€ giriş ücreti ödemeniz gerekiyor. Hatta dilerseniz park içinde golf arabası tarzında akülü araba kiralayıp gezme şansınız da var. Bir de çocuklar için “düldül” tarzı arabalar kiralanabiliyor.
 
Sonuçta hemen tren yolunun yanındaydık, hemzemin geçitten karşıya geçerek “Garche-Marnes-La Coquette” tren istasyonuna vardık. İstasyonun otoparkı bile yerdeki sarı yapraklarla tablo gibiydi. Turnikelerden geçtiğimizde garda bir banliyö treni vardı, rastgele trene atladık ve trenin Saint Lazare‘a doğru gittiğini anladık. Ara duraklarda durmayan tren yol üzerinde sadece Saint Cloud ve La Défense‘ta duruyordu. Dolayısıyla La Défense’a 10 dakikada varmış olduk! Sonra çıkıp Noel Pazarı‘nı gezdik. Sabah başlayan gezimiz nereleri dolaşıp nerede sonlanmıştı, Paris’te bir gün içinde ne çok şey, ne güzel şeyler yapabiliyordunuz; buna bir kez daha tanıklık etmenin mutluluğu ile günü noktalamış oldum.
 
Aslında Saint Cloud Parkı yaz yaz bitmeyecek büyüklükte ve güzellikte bir yer. Daha içindeki şatodan ve kat kat çeşmeli yapay şelalesinden, göletlerden bahsedemedim bile. Gezip görmediğim daha nice gizli saklı köşesi vardır kim bilir, artık onlara da başka zaman sıra gelecek. Ne de olsa her fırsatta gidiyorum buraya.
 
Saint Cloud Parkı’na gelmenin pek çok yolu var: Dilerseniz 9 numaralı metro hattının Pont de Sèvres, dilerseniz 10 numaralı hattın Boulogne-Pont de Saint Cloud istasyonunda inip Seine Nehri üzerindeki köprüden karşıya geçip ulaşabilirsiniz. T2 tramvay hattının Musée de Sèvres ya da Parc de Saint Cloud istasyonlarında da inebilirsiniz. Ya da bizim gibi Saint Lazare ya da La Défense üzerinden banliyö treni ile gelip Saint Cloud istasyonunda inerek de parka ulaşmanız mümkün. Paris’te her şey mümkün. Yeter ki isteyin, yeter ki gezin.
 
Keyifli geziler, keyifli keşifler
Paris Çevresindeki Diğer Parklar:
Yazar

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.