(Son Güncelleme: 12.01.2018) Bu blog’u yazmamdaki amaç Paris’i gezmeye ya da Paris’te yaşamaya gelenlere, Paris’in kıyısını köşesini tüm güzellikleriyle yansıtmaya çalışmak oldu hep. Ama ara ara “Paris o kadar güzel bir şehir değil, bize Paris’in çirkin yüzünü de göster” diyen yorumlar da aldığım oldu. Her şeyden önce Pariste.Net, Paris üzerine yazılmakta olan bir gezi ve yaşam rehberi. Gezi öncelikli olunca da turistik değeri ağır basıyor. Yaşam rehberi kısmı ise Paris’te yaşayan Türklere yönelik, şehri daha doyasıya yaşamaya yönelik bir bilgi paylaşımı çerçevesinde gelişiyor.

Ama nedense bazı insanlar Paris’in diğer yüzünü de görmek istiyorlar. Çünkü bu kadar güzel bir şehir olabileceğine inanamıyorlar ya da kendi deneyimledikleri Paris, o kadar da güzel bir şehir değil; bunu cidden bilemiyorum. Çünkü benim bunca zamandır yaşadığım Paris hep Güzel Paris oldu.

Yine de Paris’in çirkin bir yüzü yok mu? Elbette var… En son sevgili Özgür Coşar’ın blog’unda yaptığımız söyleşide sorduğu bir soru üzerine söylediğim gibi, Paris’in bu çirkin yüzü benim hayatımda minimum düzeyde yer aldığı için, sizlere işin bu yönünü aktarma konusunda da hiçbir önceliğim olmadı; yoksa bir “gerçekleri saklama” durumu değil asla ama madem bu kadar meraklısı var, o zaman kendi pembe gözlüğümden Paris’in diğer yüzüne bakmak ve gördüklerimi anlatmak istiyorum sizlere:

Paris’e turist olarak ilk geldiğimde düşündüğüm şey, kalabalık ve pis bir şehir olduğuydu. İstanbul’dan nasıl bunalmışsam artık, huzur ve sükunet arayışı içindeydim o zamanlar ve aradığım şey, o zaman turist olarak tanıdığım Paris’te yoktu. Paris kalabalıktı, özellikle metroları çok pisti. Fakat Paris’te yaşamaya başladıktan sonra Paris’in o kadar da kalabalık ve pis olmadığını fark ettim. Çünkü ben artık turistik bölgelerden uzaklaşıp kendime başka bir Paris yaratmayı başarmıştım. Yaşadığım mahallede, vaktimi geçirdiğim bölgelerde son derece nezih bir hayat akıp gidiyordu. Tıpkı bir zamanlar İstanbul’da yaşadığım eski hayatım gibi. 

Öteki Paris – Paris’in Diğer Yüzü

O zamanlar da İstanbul’un pis ve kalabalık yerleri vardı, insanların bir kısmı eğitimsiz ve saygısızdı ama bizim kendi İstanbul’umuzda bu rahatsız edici unsurlar yoktu ya da son derece azdı. O zamanki dünyamızda yaşam alanımız çok daha genişti. Sonra yıllar içinde çember daraldı, daraldı ve yaşanamaz hale gelince de zaten dünyanın başka bir yerinde, başka bir şehrinde yaşama projesi hayata geçmişti. Bunu Cennette Bir Yıl yazımdan zaten biliyorsunuz.

İşte Paris de şimdi benim için öyle. Yani bir zamanlar yaşadığım, hakkında sayısız şiirler yazılan Güzel İstanbul gibi, elbette kimi bölgeleri yaşanmaz halde ama kendine güzel bir dünya kurmak isteyen ve buna imkanı olanlar için yaşamsal zenginliğini tüm cömertliği ile seriveriyor önünüze. Hayır, burada kesinlikle maddi zenginlikten bahsetmiyorum. Evet, dünyanın neresine giderseniz gidin, tüm pahalı metropoller gibi Paris’te de belli bir standardın üzerinde geliriniz olmadığı sürece insan gibi yaşamanız çok güç ama yine de öğrenci standartlarında bile yaşasanız, bu şehir size bedava ya da çok düşük ücretler karşılığında yaşamdan zevk alabileceğiniz sonsuz olanaklar sunuyor. Tabii bu hayatta neyi yapmaktan zevk aldığınızla ilgili bir şey biraz da.

Ama diyorum ya, belli bir gelir düzeyinin altında kalırsanız, yaşamsal beklentileriniz ve önceliklerinizin durumuna göre Paris’te sizi çok zor bir hayat bekliyor. Sokakta yaşayan bunca evsiz insanı görünce insanın içi parçalanıyor. Ama dünyanın tüm orta sınıf burjuva ahlâk sistemlerinde olduğu gibi, böylesi bir evsizi gördüğünüz zaman ya görmezden geliyorsunuz ya cebinizden üç beş kuruş para verip büyük bir iyilik yaptığınızı düşünüp vicdanınızı rahatlatıyorsunuz ya da sadece “vah vah” deyip haline acıdığınız için bile iyi ve vicdanlı bir insan olduğunuzu düşünüyorsunuz. Sonra siz geçip gidiyorsunuz ama o insan, o metro koridorunda öylece yatmaya devam ediyor.

Tüm büyük şehirlerde olduğu gibi Paris’in diğer yüzü de acımasız: Paris’te de “bir kere düşmeye gör“, kimse elinizden tutmaz. Gerçi devletin sosyal güvenlik sistemi çerçevesinde bu insanların belli bir güvenlik şemsiyesi altında olduklarını düşünmek istiyorum ama yine de herkese yetecek kadar yer olan bu dünyada evsizlerin sokakta yaşamalarına toplumların göz yummasını anlayabilmek mümkün değil. Özellikle İstanbul’daki son dönemlerimde işe gidip gelirken, Gezi Parkı’nda yatan evsizleri her görüşümde bunları düşünür durur, sonra herkes gibi ben de sadece hallerine acıyıp, yanlarından gelip geçerdim. Yani günümüz Türkiyesi’nde de durum böyle. Aç ya da açıkta kaldığınızda sizinle evini ya da çorbasını paylaşacak insanların sayısı hızla azalıyor. Burada da değişen çok bir şey yok inanın. İnsanlar sokaklarda uyuyor, çadırlarda, karton kutuların altında, metro mazgallarının sıcak ve sağlıksız havalandırma kapaklarında ya da yer altında metro koridorlarında…

Öteki Paris – Paris’in Diğer Yüzü

Metrolarda melodik bir tonlamayla uzun uzun, ezberlemiş oldukları hikayelerini anlatan dilencilere rastlarsınız, kimisi hastaneden yeni çıktığını söyler kimisi evsiz barksızdır kimi şarap parası kimi restoran fişi ister kimisinin vücudunun yarısı yoktur yerde sürünür kimisi eskiden prensesmiş de sonrada sokağa düşmüş gibi bir kıyafetle mesleğini icra eder. Kimileri inanır üç beş kuruş para verir kimisi de güler geçer kimisi de başını çevirip bakmaz bile…

Metrosu pek temiz değildir Paris’in; hadi duymak istediğiniz söyleyeyim: Paris Metrosu pistir… 1900’den beri Parislilerin hizmetinde olan ve bugün şehir merkezinde 200 kilometreyi geçen bir ağın bunca istasyonunu temiz tutmak kolay olmuyor. Evet Türkiye’de -çok şükür- metrolar temiz ama Paris gibi yüz yıl sonrasında nasıl olacak bakalım? Biz göremeyeceğiz nasıl olsa 🙂

Hele ki Paris’in öteki yüzünde evsizlerin ve sarhoşların yarattığı kirlilik de eklenince daha bir pis olur metro istasyonları. Hayır, aşağılama anlamında kullanmıyorum bu ifadeyi; bazen sarhoşu, bazen evsizi, pervasızca tuvaletini yapabiliyor metro koridorlarına. Sonra şartlan şartlan çıkmıyor o koku. Bu işte feci rahatsız edici olabiliyor… Bir de özensiz insanların attıkları çöpler var işte akşamları metro, aslında daha çok RER vagonları epey pis olabiliyor…

Yine de Paris Metrosu‘nu temizlemek bir suya sabuna bakar ama şehrin altını bir örümcek ağı gibi saran bu hatları inşa etmek yüz yılı almış. Kolay işler değil, hem yapmak hem bakımını ve temizliğini sağlamak. Dünyanın yetmiş iki milletinden de adam… 

Öteki Paris – Paris’in Diğer Yüzü

Tabii bir de garlar ve çevresi tüm Avrupa şehirlerinde olduğu gibi Paris’te de pek sevimli yerler olarak algılanmazlar. Aslına bakarsanız bence bir tek Gare du Nord ile Gare de l’Est arası ve arka tarafları bu anlamda sevimsiz yerler. Sokaklardaki insanlar da pek parizyen değil ama yankesicilik dışında daha ciddi bir tehlike ile karşılaşacağınızı düşünmüyorum. Hele ki Saint Lazare Garı ve çevresi son derece nezih bir bölgedir. Gare de Lyon‘un arka tarafı ise sadece mimari açıdan çok tercih edilecek bir yer değildir bana göre, onun dışında gar çevrelerinde çok bir sorun görmüyorum kişisel olarak.

Yankesicilik demişken bu konuda da birkaç uyarı yapmak isterim: Pek çok dünya metropolünde olduğu gibi yankesicilik ve hırsızlık Paris’in de bir belası. Özellikle hayran hayran etrafın güzelliklerine dalıp kendini kaybeden ya da gezmekten yorgun argın bir kafeye sığınıp sandalyelere koltuklara yayılıp eşyalarını sağa sola savurmuş turistler, deneyimli yankesicilerin en çok hedeflediği grup oluyor genelde. Bazen çantanızdan, bazen cebinizden değerli bir eşyanız ya da cüzdanınız alınıyor, sonra o cüzdanın içinden para alınmış bir şekilde cüzdan yerine konmuş olabiliyor; siz de soyulduğunuzun farkına çok geç varıyorsunuz. Bu durumda yapılması gerekenleri Paris Başkonsolosluğu ve Acil Durumlarda Yapılması Gerekenler yazısında detaylı olarak belirtmeye çalışmıştım.

Sizden ricam çantalarınıza, cebinize, eşyalarınıza iyi sahip olmanız. Madrid’te cüzdanı çalınmış, Paris’te yepyeni cep telefonunu çaldırmış, Bari’de cüzdanını düşürmüş, New York’ta koskoca valizi arabanın bagajından götürülmüş biri olarak sizden bunu özellikle rica ediyorum 🙂 Giden geri gelmiyor çünkü. Özellikle Starbucks‘larda yan masalarda oturan insanlara dikkat edin. Bazen çok iyi giyimli biri hemen yan sandalyede sırtı dönükken bile sizin çantanızdan, cebinizden değerli eşyanızı çalabiliyor. En son Ekim 2017’de Paris’te bir kafede gayet profesyonel bir şekilde çantam çalındı. İçinde cüzdanım, oturum kartım ve en önemlisi yine yepyeni Macbook’um vardı. Giden gitti… Polise güvenlik kamerası kaydını göstermek istediğimde ilgilenmedi bile; sadece kayıt tuttu; hırsızlık vakası kayıtlara geçmiş oldu, hepsi bu…

Yankesicilerin bir diğer taktiği de masanızın üzerine cep telefonunuzu bıraktığınızda yanınıza gelip, sizden bir dernek için imza almak üzere masaya bir kağıt bırakıyorlar; siz de imza atmayacak olsanız bile kağıdı geri alırken masanın üzerindeki telefonunuzu ya da diğer değerli eşyanızı alıp götürebiliyorlar. Bazen yol boyunca karşınıza çıkıp “Do you speak english?” diye muhabbete girip size bir kağıt imzalatmaya çalışıyorlar, siz onlarla cebelleşirken değerli bir eşyanız yok oluveriyor. Bir de Montmartre eteklerinde, mesela Square Louise-Michel Parkı‘nda zencilerin kolunuza ip takıp sonra para istemesi ya da yankesicilik amaçlı sizi oyalaması söz konusu; aman gözünüzü iyi açın, bu güzel tatiliniz tatsız anılar bırakmasın geride. 

Öteki Paris – Paris’in Diğer Yüzü

Sonra yazları kısa, kışları uzun ve soğuktur Paris’in. Gökyüzü uzun süre gri olur, kışın erkenden akşam çöker. Yazınsa bitmek bilmez gün. Yağmuru çok değildir de sanki, bu gri gökyüzü fenadır. Hatta öyle soğuk olur ki bazen, twitter‘da “küresel ısınmayı destekliyorum” ya da “küresel ısınsak ya?” yazarım şaka yollu; azıcık ısınsa da ısınsak diye 🙂 Bu konulardan detaylı olarak Paris’e Ne Zaman Gidilir? yazımda bahsetmiştim zaten…

Yetmiş iki milletinden insan yaşar bu şehirde. Sokaklardaki insan çeşitliliğine inanamazsınız. Daha önce bir de New York’ta görmüştüm birbirine benzemez bu kadar insan kalabalığını. Tipler, giyim kuşamlar, davranışlar, kokular bin bir çeşit. Hem zevkli hem de alışması oldukça zor bir durum. Paris’e yerleşene kadar “kültür mozaiği” olan bir ülkede yaşadığımı sanırdım ama mozaiğin ne olduğunu Paris’e gelince çok daha iyi anladım.

Sonra Paris’in diğer yüzünde sevimsiz mahalleler vardır ve bu mahallelerin büyük çoğunluğu Paris’in doğu tarafındadır. Periferik içinde en sevimsiz bölge -bana göre- Barbes-Rochechouart ve kuzeyine doğru devam eden hattır. Montmartre Tepesi‘nin hemen doğu tarafına düşen bu bölge, otel seçerken insanları epey bir yanıltır. Rezervasyon yapmaya çalışırken Montmarte’a yakın bir yerde kalacağınızı hayal edip mutlu olursunuz ama gerçek oldukça başkadır. Burada yoğun bir siyahi nüfus, sevimsiz bir atmosferde, işporta kültürüyle kendi kalabalığında farklı bir Paris sunar size; benim yolum oradan, neredeyse hiç geçmez. 4 numaralı metro hattının Barbes’ten itibaren kuzey yönü boyunca ilerleyip son durak Clignantcourt’a geldiğinizde ise kendinizi daha fena bir Paris’te bulursunuz. Oysa meşhur Paris Bit Pazarı – Marché aux Puces‘e gitmek için metrodan inip bu yolu yürümeniz gerekir. Çevrenizdeki Fransız mimarisindeki binaları görmeseniz, Afrika’nın ortalarında unutulmuş bir yerde olduğunuza yemin edebilirsiniz. Bu yolu da yürümeyi sevmem ama o nefis bit pazarına gitmek için en pratik yol bu.
 
Sonra Belleville tarafı vardır. Uzak doğuluların yoğun olduğu, Paris estetiğine -bence- balta vuran, kimilerinin çok “otantik” bulduğu bir mahalledir. Hem uzak doğulular, hem hayat kadınları, hem de “bohem takılan” garip bir nüfus, bu bölgede benim çok haz etmediğim farklı bir atmosferi tamamlarlar. Tahmin edeceğiniz gibi, oralara da yolum neredeyse hiç düşmez. Oysa Belleville ParkıButtes-Chaumont Parkı ve Edith Piaf’ın Evi iki adım ötededir, ne de güzel yerlerdir ama Place de Fêtes vardır misal, 11 nolu metro hattı üzerinde bir durak, nasıl sevimsiz bir meydandır; çevresi ruhsuz büyük binalarla çevrili, sokaklarda dolaşan insanlar tehlikeli değilse de nasıl tedirgin edici bir profildir. Yine de söylemek isterim, bugüne kadar Paris’te bir kere bile kendimi güvensiz hissettiğim bir ortamı yaşamadım. Benim anlattıklarım sadece sosyolojik ve belki daha çok estetik kaygılar. Öyle ya, Paris’te güzelliğe aşık olmuş insan, her yer öyle güzel olsun istiyor ama hayat herkese her zaman o kadar da adil davranmıyor ne yazık ki.
 
Paris’in bir diğer sevmediğim bölgesi, daha doğrusu yolumun düşmediği diyelim, Bassin de la Villette‘in batı tarafı, yani 7 numaralı metro hattının Stalingrad‘dan kuzey doğuya devam ettiği kısımın batısıdır. Özellikle Crimée tarafında Paris’in belki de en çirkin binası bulunuyor. Gerçi hemen yakındaki Cent Quatre – 104 mutlaka görülmesi gereken bir kültür sanat merkezi ama işte, insanın yolu pek düşmüyor o taraflara da. 
Öteki Paris – Paris’in Diğer Yüzü

Porte d’Ivry taraflarındaki uzak doğu mahallesinin bulunduğu yerdeki yüksek katlı ruhsuz binalar silsilesi de bir o kadar sevimsizdir. Ayrıca Eyfel Kulesi‘nin hemen batı tarafındaki Île aux Cygnes‘in karşısında kalan, sözüm ona çağdaş konut üretimi için dikilmiş birbirinden sevimsiz binalar. Çevrelerinde bir türlü akıp gitmeyen hayat… Tabii bir de şehrin kalbine saplanmış bir Montparnasse Gökdeleni var, o da ayrı bir tartışma konusu… Gerçi bina yakın dönemde baştan aşağı yenilenecek, bakalım nasıl olacak? Paris’in neresi güzel neresi değil, Paris’te Nerede Kalınır? yazımda bolca bahsediyorum zaten.

Belki yankesicilik her zaman vardı Paris’te ama şehrin yerlilerin gözlemlerine göre, özellikle Balkan ülkelerinin Avrupa Birliği’ne girmesi ve vatandaşlarının serbest dolaşımdan yararlanmaya başlamalarından sonra düzgün insanlar kadar, uğursuz insanlar da doluşmaya başladı. Özellikle Romanya ve Bulgaristan’dan gelen enteresan bir profil, sokakların huzurunu kaçırmış durumda. Hatta Paris’in ortasındaki Türk Mahallesi‘nde bile borularını öttürmeye çalışıyorlar. Bilemiyorum, belki de bu vahşi dünyada bir hayatta kalma mücadelesidir bu…

Evet, Türk Mahallesi demişken, şehrin içinde minik de olsa bu tür gettolar mevcut. Gerçi Türk Mahallesi dediğimiz yer çoğunlukla Türkiye’nin doğusunu temsil eden bir profile ev sahipliği yapıyor, Paris’in ortasında kendinizi Türkiye’nin bir doğu şehrindeymişsiniz gibi hissedebiliyorsunuz. Oysa ki iki adım ötede yoğun Afrikalı nüfusu, onların meşhur tıklım tıklım dolu kuaförleri, kapı önlerinde öbek öbek saçlar, hepsi birden gerçekten sevimsiz bir görüntü oluşturuyorlar ne yazık ki.

Türk Mahallesi‘nin hemen aşağısındaki, Strasbourg-Saint Denis tarafı içinse şehrin fuhuş merkezi diyebiliriz. Sokaklarda genç-yaşlı, güzel-çirkin pek çok kadın günlük hayatın bir parçasıymışçasına müşteri bekliyor… Gerçi bu ortam hiçbir şekilde güvensiz değil ama yine de romantik Paris aşıkları için hayatın acımasız yönünü gösteriyor. Aynı şekilde güzeller güzeli Boulogne Ormanı – Bois de Boulogne da fuhuş konusunda ciddi nam salmış durumda. 

Öteki Paris – Paris’in Diğer Yüzü

Bir de Pigalle tarafı böyle ama orada daha çok sex shop‘ları var. Bana hiç güvensiz gelmez, hatta son derece de turistik bulurum ama yine de renkli neonlarla aydınlatılmış tabelaları görünce nasıl bir bölgede dolaştığınızı hemen anlıyorsunuz. Yoksa kimse sizi durdurup zorla bir “hizmet satmaya kalkmaz, yani en azından bugüne kadar ben öyle bir şey görmedim.

Sonra Paris’in diğer yüzünde feci bir trafik sorunu var. Paris’te araba kullanmak, Paris içinde arabayla dolaşmak zaten bir işkence. Sürekli dur-kalk, sürekli trafik lambaları, karmakarışık yollar, yol şeritleri… Zaten benim şehirde arabayla dolaştığım gün sayısı bir yıl içinde toplasanız bir elin parmaklarını geçmez herhalde. Hele ki Paris’i çepeçevre saran periferik üzerindeki trafiği bir görseniz. Daha Paris’te Park Etme Sorunundan bahsetmedim bile. Sonra bir de havaalanlarına doğru akan araba selinden… O yüzden toplu taşımadan pek şaşmayın derim.

Sonra bir de iş hayatının sevimsizliği var tabii. Fransa’ya başka bir ülkeden gelmişseniz ve muhteşem yetenekleriniz yoksa zaten sistemin içine girmeniz çok kolay değil. Kimse sizi kırmızı halılarla karşılamıyor. Turistleri bile sempatiyle yaklaşmayan bu insanlar bir de onların ekmeğinden pay almaya geldiğinizi hissettikleri anda durum biraz daha karmaşıklaşıyor. Bugüne kadar anlattığım Paris’e hayran olup, hep burada yaşamak isteyenler için madalyonun önlü arkalı iki yüzünü görmek açısından, ağırlıklı olarak Paris’teki expat arkadaşların görüşlerini derleyerek hazırladığım Paris’te İş Hayatı yazısını okumanız faydalı olabilir.

Ama özetle şunu söylemek gerekir ki, bu şehirde geçim derdi olmayan bir öğrenci ya da iyi geliri olan bir çalışan değilseniz yaşamanız o kadar da keyifli olmayabilir. Tabii hep söylediğim gibi, nelerle mutlu olduğunuza bağlı biraz da. Sonuçta her ülke bir rüyayı satıyor. Nasıl ki İstanbul’da vapurların ardından çığlık çığlık uçan martıları izlemek bunca keyifliyken, vapurun sizi bıraktığı iskelede inip şehrin içlerine dalmaya başladığınızda karşılaştığınız curcuna içinizi daraltıyorsa, Paris’te de Eyfel Kulesi‘nin önünde öpüşenleri izledikten sonra metro koridorlarında uyuyan evsizleri gördüğünüzde “acaba mı?” diye geçiyor aklınızdan.

Sonra bir de son döneme damgasını vuran Charlie Hebdo ve 13 Kasım saldırıları olayları var tabii. Paris’in üzerine kara bulut gibi çöken, çökertilmeye çalışılan acı olaylar. Hepimiz olumsuz etkilendik elbette ama hep söylediğim gibi, ateş sadece düştüğü yeri yaktı. Evet, güvenlik önlemleri biraz arttırıldı, hatta biraz abartıldı, sokaklarda gereksiz yere eli makineli tüfekli askerler dolaşmaya başladı; sanki terör böyle önlenebilirmiş gibi. Bu güvenlik önlemleri sonrası benim canımı sıkan en önemli şey, alışveriş merkezleri ve müzeler gibi kamuya açık alanların girişlerindeki işgüzar güvenlik aramaları oldu. Oysa eskiden böyle şeyler yoktu ve biz elimizi kolumuzu sallaya sallaya her yere girip çıkabiliyorduk. Yine de daha kötü günlerin hiç gelmemesini diliyoruz tabii.

Öteki Paris – Paris’in Diğer Yüzü

Hayat hiçbir yerde kolay değil sonuçta. Ben şanslılardan oldum sadece. Çünkü bir de Cüneyt Ayral‘ın Benim Paris’im kitabında ana temayı oluşturan Paris’te yalnızlık konusu var. Dedim ya ben şanslılardandım, bir kere bile yalnız hissetmedim kendimi bu şehirde ama kazara bir kere düştünüz mü yalnızlık kıskacının içine, işte o zaman Paris yutuverir sizi. Hiç benzemez başka bir yerdeki yalnızlığa. Paris’in yalnızlığı çok kalabalıktır…

Hadi bakalım, bu yazı da böyle olsun. Paris’in cazibesine kapılıp burada yaşamayı hayal edenler için konuya bir de bu açıdan bakmış olduk böylece. Tabii Paris’e (ya da Avrupa’da başka bir kente) yerleşmeyi düşünenlerin bu yazı dışında Yurt Dışına Nasıl Yerleşilir? Paris’te Yaşama Hayali yazımı da okumalarını öneririm.

Umarım, Paris’in diğer yüzünü görmek isteyenleri de bir parça da olsa mutlu edebilmişimdir 🙂 Aklıma yeni bir şey gelirse, eklemek istediklerim olursa, bu yazıyı ara ara güncellemeye çalışacağım. Siz de bu yazının altına, Paris’in sevmediğiniz yönlerini gönül rahatlığıyla yazabilirsiniz. Burada Paris’in diğer yüzünü alıyoruz ele; ben pek yapamadım belki ama siz yerden yere vurabilirsiniz Paris’i istediğiniz gibi; nezaket kuralları çerçevesinde tabii. “Bundan niye söz etmiyorsun(uz)?, hadi bir de bunu anlatsan(ız)a” diye değil de “şunları şunları eklemek isterim”, “ben şu konuda şöyle düşünüyorum” şeklinde. Hep söylemeye çalıştığım gibi; tarz ve üslûp çok önemli.

Ben bu satırları yazdım, siz de okuyorsunuz ya kim bilir Paris’te ya da dünyanın herhangi bir yerinde kaç milyon insan hangi acılarla boğuşuyor şu anda. Hep söylüyorum. Hayat hiç adil değil ama işte ne yapalım, kimileri sefalet içinde yaşam mücadelesi verirken kimileri de aklımızın hayalimizin almayacağı bir lüks ve şaşa içinde hayatını devam ettiriyor (onu da başka bir gün yazarım). Bizlerse kendimizce bir yol tutturmuş gidiyoruz işte böyle.

Hep güzel günler görebilmek dileğiyle.

 

 

İlgili Yazılar:
– Paris’te İş Hayatı – Fransa’da Çalışmak
– Paris’te Expat Olmak – Expatlık Nedir, Nasıl Expat Olunur?
– Yurt Dışına Nasıl Yerleşilir? Paris’te Yaşama Hayali
– Paris’te Ev Satın Alma ve Ev Kiralama

Yazar

11 Yorum

  1. Epey kapsamlı olmuş yazı ellerine sağlık. Paris'in kafeleri ve bana göre çiğ et ile sostan ibaret mutfağı sevmediklerime eklemek isterim. bir kaldırıma kaç masa sığar yarışmasındaymışcasına dipdibe sıralanmış masaları, sakin ve boş dururken sen de nereden çıktın der gibi servis yapan garsonları ve özellikle turistlik mekanlarında fahiş fiyatlarıyla Paris Cafe'leri pek bezdirmişti beni.
    İkinci sorun ise yemek. Bien küit de desek tire tire kuit de desek çiğ geliyordu etler. menüde alıştığımız lezzetler yok, aslında menüde bir şey yok. hamburger istersin yarı pişmiş kıyma gelir. hani köftenin diğer bileşenleri? Bir tek sos ve şarap ile tüm dünyayı etkilemek, işte gerçek "Fransız Paradoksu" 🙂
    Şaka bir yana, uzakdoğuda bu kadar zorlanmıyorum yiyecek bir şey bulmada. Soğan çorbası desen, koca bir dilim ekmek, üzerine bir de peynir rendeledilerse hele…
    Onca çeşit peynirin var, kahvaltıda yediklerine bak. Bir kuruvasan, bir kahve ve portakal suyu. Yemeğin ardından tatlı niyetine peynir mi yeni Ahmet hocam 🙂
    Bağlantı için ayrıca teşekkür ederim. Uzun bir yorum oldu kusura bakma 🙂

  2. Paris'ten yeni döndüm. ne senin gibi genç ne de yurt dışında yaşama cesaretime sahibim. Daha çok turlarla gidip ondan sonra kendi programımı uygulamayı seçiyorum. Ama Paris hakkında yazdıklarını çok sevdim. İki Paris var diyebiliriz. Biri romanlarda okuduğumuz, şatolarıyla tarihini ve kültürünü izlediğimiz, diğeri göçmenleri, kapitalizmin insanı öldürmeyen ama süründüren öteki yüzünü gösteren Paris. Bu nedenle Paris'in öteki yüzü beni çarpmıştı. Ve mezarlıklarını gezerken bu duygum daha da güçlenmişti. Kalemine sağlık demekten başka ne söylenebilir?

  3. Paris'i görmek en büyük hayalimdi . Nisan 2015'te üniveriste son sınıf öğrencisi olarak yaptığım birikimle ve sizin yazılarınızla 4 günlük bir maceram oldu. Konaklama ve gezi için mekan araması yaparken beni siyahi nüfusun çoğunluk olduğu yerler hakkında korkuttular. Geçen sefer kaldığım Lübnanlı sahibi olan bir otele yeniden haziran ayı için rezervasyon yaptırdım, o zaman geç saatte dönerken biraz tedirgin olmuştuk ancak kötü birşey yaşamadık. 4 numaralı metro hattındaki chateau d'eau durağında konaklama yapacağım, ulaşım kolay ve fiyat-fayda dengesi çok iyi gibi duruyor. Bölgeyle ilgili fikirlerinizi merak ediyorum.
    Bir de blogunuzu ve instagram hesabınızı severek takip ettiğimi,yazılarınızın çok açıklayıcı ve faydalı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.
    Teşekkürler.

    • Merhabalar, aslına bakarsanız Château d'Eau lokasyon olarak çok merkezi bir konumdadır ama dediğiniz gibi siyahi nüfus olarak son derece yoğundur. Özellikle afrikalı berberlerin önü ve içinde anlam veremediğim bir yoğunluk vardır ve çok temiz değildir. Ama bu söylediklerim sadece estetik açısından, yoksa güvenlik açısından bugüne kadar o bölgede dolaşırken kendimi hiç güvensiz bir ortamda hissetmedim. Zaten binalar tipik parizyen binalar; yani mekan oldukça Fransız ama popülasyon çok enteresan. Belki de ilginç bir Paris deneyimidir bu kimileri için. Kaldı ki bir yan sokakta da Türk Mahallesi var, orası da ayrı bir dünya. Birkaç sokak ötesi de sakin ve huzurlu Paris, tüm tezatlar bir arada yani.
      Sonuç olarak Paris'in batı tarafında vakit geçirmeyi ve konaklamayı tercih eden biri olarak bu kısmı öncelikle önermiyorum ama eğer fiyat açısından makulse, bir önceki deneyiminizde tatsız bir şey de yaşamadıysanız, elbette bu bölgeyi yeniden tercih edebilirsiniz.
      Benim otel için bölge önerilerimi ise "Paris'te Nerede Kalınır?" yazımda bulabilirsiniz.
      Yorumunuz için teşekkür eder, mutlu günler dilerim.
      Sevgiler.

  4. Yaziniz cok guzel, emeginize saglik. Paris’ i ben de herkes gibi merakederim, hic gitmedim, negatif yonleriyle ilgili de sayenizde bilgilendim. New York sehrini iki gun buz gibi , eksi sekiz derece bir havada gorme sansim olmustu, buna ragmen metrolarda o cizdiginiz aci tabloyu ben de gordum ve uzuldum, yine benzer bir manzarayi Londra’da da yillar once gormus, uzulmustum, o sehirler bizim sehirlerimiz olamaz, bizim sehilerimizde boyle bu kadar acikli halde olmaz insanlar, diye dusunmustum. Ve kisa zamanimda iki sehri gezerken de oyle cok asiri etkilenmedim, arka yuzu buysa, diyerek. . Ne buyuk hata ki kisitli zamanda muze gezme sansim olmadi, oysa boyle bilindik metropollerin mimari eserleriyle, muzeleriyle ilgilenmek isterdim. Ancak o gorunmeyen baska yuz hep insanin kafasini kurcaliyor hangi yabanci sehirde olursak olalim.

    • Ahmet Ore Yanıtlayın

      Merhaba Müge Hanım,
      Öncelikle güzel yorumunuz için teşekkür ederim.
      Dünyada her şehrin, özellikle ünlü metropollerin güzel yüzleri de var bizim hoşumuza gitmeyen öteki yüzleri de. Baştan sona kusursuz bir şehir olduğunu sanmıyorum. Özellikle gezdiğimiz şehir bir dünya metropolüyse orada genelde kozmopolit bir yapı oluyor ve şehrin bir yerleri illa ki bizim hayal ettiğimizin ötesinde, sevimsiz bir yüze sahip olabiliyor. Yine de ben bu tür olumsuzlukların şehrin genel karakterine yayıldığını düşünmüyorum. Her yerde kendimize idealize yaşam alanları oluşturmaya çalışıyoruz ve hayatımızın sadece o kısmını görmeye çalışıyoruz. Aksi halde epey mutsuz olmamızı gerektirecek kadar adaletsizlik ve eşitsizlikle dolu dünya.
      New York’a üç ya da dört kez gittim, kişisel olarak hiç sevmemem 🙂 Müzeleri çok güzeldir, ona bir şey diyemem. Londra’da da üç ya da dört kez gitmişimdir ama Londra en sevdiğim şehirlerden biridir. Gerek müzeler, gerek parklar, gerekse kentleşme olarak beni çok etkiler. Gerçi Paris’te yaşamaya başladıktan sonra Londra gözüme daha basit bir yermiş gibi gelmeye başladı ama neyse 🙂
      Kendimize güzel dünyalar kurabilmek ve bu güzelliklerden mümkün olduğunca çok kişinin yararlanabilmesi dileğiyle.
      Mutlu günler.

  5. Cok teşekkurler, yazdiklariniz cok dogru. Londra’ya tekrar gitme planim var, Britanya bize yakin da sayilir, ama Amerika, ne kadar da uzak, tekrar gitmek zormus gibi geliyor. Oradayken ne yapilacaksa yapilmali, nereye gidilecekse gidilmeli. Yurtdisinda 2007 ve 2012 tarihlerinde bulundum, birer yil Boston ve Oxford sehirlerinde yasadim, onlarinki de cok guzel, cok farkli bir dunya. Ayni bizdeki gibi, iyinin ve kotunun harmani. Paris’e hic gitmedimse de, karsilastirdigim zaman nedense Londra’yi daha onemli bir sehirmis gibi gordum hep, belki tarihi yapilarini, mimari eserlerini ve eski sehir ruhlarini modernlik icerisinde koruduklari icin. Oxford benim icin cok elit, cok farkli bir sehirdi, hayalimdeki sehir diyebilirim, universite sehri, minik, sirin, yemyesil. Butun dunyayi gezsem biliyorum ki Istanbul biincilik sirasini hic kaybetmeyecek. Ah keske muzelere, kutuphanelere, kultur turizmine onem veren, yemyesil dogayi seven bi millet olsak, bizim memleketimiz daha guzel. Dunyayi gezip gorenler, Istanbulum, Izmirim, memleketim, diye donuyor. . Bizden alip kendi koymuslar eserlerimizi, tabi kendi Doga, tarih, bilim muzeleri ayri, o yuzden gidip gormeli. Tabi caddeleri ayri susludur, kafeleri ayri guzeldir, tiyatrolari zaten baskadir. . Yani, illaki gidip gormek lazim baska memleketleri.

Yorum Yazın