(Son Güncelleme: 12.01.2018) Yapılan restorasyon çalışması sonrası benim çok sevdiğim döner tabaklı servis düzeninden normal düzene geçtikleri için artık tanıtımını yapmaya değecek herhangi bir özelliği kalmadı, sıradan bir Japon Restoranı oldu ne yazık ki. Bundan birkaç yıl önce, benim gibi yeni lezzetlere meraklı olmayan birinin günün birinde suşiye saracağını söyleseler dünyada inanmazdım. Hayatımda ilk kez, bundan 15-16 yıl kadar önce Washington DC’de İngilizce eğitimi alırken, her öğrencinin kendi kültüründen bir yemeği tanıtması istendiğinde, çok sevdiğim Japon arkadaşım Asuka’nın getirdiği suşi ile tanıştığım bu enteresan yemekle daha sonra uzun yıllar yollarımız kesişmedi.
Birkaç yıl sonra, tam hatırlamıyorum ama Prag ya da Budapeşte’nin arka sokaklarından birinde sanırım, karşımıza çıkan küçük bir alışveriş merkezinde döner servis bantlarında seçilip beğenilerek alabileceğiniz suşi tabaklarının olduğu bir restoranı görüp çok beğenmiş, hayatımdaki ikinci suşi’yi de orada yemiştim. Benim gibi biri için öncelikli tercih edilesi bir yemek olmayan suşi’yi zevkle yememin nedeni, yediklerimin lezzetinden çok, servis ediliş biçimiydi. Döner bantlar üzerinde akıp giden suşi tabaklarından bize hitap edenlerini seçip almak ve hemen oracıkta yemek çocukça bir zevk veriyordu.
Gel zaman git zaman, aradan yıllar geçti ve hayat bu kez yolumu Paris’e düşürdü; üstelik de hepinizin yakından bildiği gibi uzun süreli yaşamak üzere. İşte bu süreçte suşi, yine özellikle aramadığım, benim için çok önemli olmayan bir yemek kültürüydü. Ama insan, bir ağız tadı uzmanıyla yaşayınca hayatta her şeyin tadına bakmak zorunda kalıyor 🙂
Önce “beuf fromage (böf fromaj)” denen peynirli et şiş ile kandırılıp sevdirildiğim Japon mutfağında sırasıyla, suyun içinde yüzen üç beş lokma bir şey olarak servis edilen “miso soup (mizo sup)” ile yemek yelpazem(!) genişlemeye başladı. İki cihan bir araya gelse yemeyeceğim beyaz lahana salatasını da benimsemeye başladıktan sonra artık sıra çiğ balık yemeye gelmişti 🙂 Yani artık iyice asimile olmuştum…
Japon Restoranı: K10
Paris’in pek çok yerinde faaliyet gösteren sayısız Japon restoranı mevcut. Çoğu da -enteresan biçimde- Çinliler tarafından işletiliyor! Zaten bir Japon arkadaşım, menüsünde et bulunan hiçbir restoranın gerçek Japon olmadığını söylemişti. Ne kadar doğrudur bilmiyorum… Ama benim için kriter “orijinal” yemek yemek değil, temiz, sağlıklı ve damak tadıma uygun yemek yemek olduğundan, işletmecisi kim olursa olsun Paris’teki Japon restoranlarının çoğunu sevdim.
Genelde orta karar, mütevazı yerlere gitmekle birlikte, Paris’e çok sık gelen ve oldukça klas takılan arkadaşım Volkan sayesinde Avenue Montaigne‘i dik kesen sokaklardan birinde gayet şık bir Japon restoranında yiyip hatırı sayılır paralar ödemişliğimiz de var ama ben daha çok orta karar olanlara gitmeyi tercih ediyorum. Çünkü şık ve güzel yemek yemek istersem Paris’te tercihim Japon restoranları olmayacaktır.
Paris’te en çok sevdiğim iki Japon restoranından biri Courbevoie‘da bizim eve 15-20 dakika yürüme mesafesinde. Bugün size tanıtmak istediğim K10’sa La Défense‘ta, Quatre Temps alışveriş merkezinin yemek katında bulunuyor.

K10’un tek kusuru AVM ortamında olması, onun haricinde gayet temiz ve güzel bir yer. Kapıda bazen sıra beklemeniz gerekebiliyor ama genellikle sıra çabuk geliyor. Çalışanların çok sempatik olduğunu söyleyemeyeceğim ama zaten onlarla fazla haşır neşir olmanıza da gerek kalmıyor. Sizi bir yere oturtuyorlar, bantlarda geçen tabaklar haricinde menüden bir siparişiniz olmadığını ve ne içeceğinizi soruyorlar. Ben bugüne kadar hiç menüden bir şey sipariş etme gereği duymadım. İçecek olarak da su gayet yeterli.
Garson gittikten sonra K10’da işin en zevkli kısmı, önünüzden bir film şeridi gibi akıp giden suşi tabakları arasında zevkinize uygun olanları seçip önünüze koymak kalıyor. Tabi bir yandan küçük bir tabakta tatlı ya da ekşi sosla wasabi’nizi karıştırıyorsunuz. Dikkat edin wasabi çok acı! İnsanlar genelde tuzlu sos seviyor ama biz hep tatlı sosu tercih ediyoruz. Dilerseniz masada bulunan zencefilden de deneyebilirsiniz.
Sonra çubuklarınızı alıp, suşinizi sosunuza batırıp afiyetle yiyorsunuz. Dilerseniz çatal servisi de yapıyorlar. Tabaklar ürün çeşitlerine göre farklı renklere ayrılmış ve her rengin bir fiyatı var. Fiyatlar önünüzdeki kağıt amerikan servisin üzerinde yazıyor. Buna göre kaç tabak yediğinizi, kaç para ödeyeceğinizi kendiniz hesaplıyorsunuz. Boş tabaklarınız masada birikiyor, “garson bey boşları alır mısınız?” diyemiyorsunuz 🙂 Yemek bitince masada bulunan kırmızı düğmeye basıyor, masadaki tabak yığınına göre size adisyon kesiyor. Siz de bu adisyonla çıkışta bulunan kasaya gidip paranızı ödüyorsunuz.
Özellikle K10’u için La Défense‘a gelmeye değmez belki ama eğer yolunuz La Défense‘a, Quatre Temps‘a, CNIT‘e, La Grande Arche‘a ya da Courbevoie‘ya düşecekse, hazır gelmişken burada bir öğlen yemeği yemeniz hoş ve eğlenceli olabilir diye düşünüyorum.
Bakarsınız bir akşam burada karşılaşırız da?
Afiyet şeker olsun.
Keyifli geziler, keyifli keşifler…
Yazar

Yorum Yazın