Archive

Kasım 2014

Browsing

(Son Güncelleme: 13.04.2018 – KAPANDI) Paris’e gelen herkesin yolu illâ ki Champs-Élysées’den geçecektir. Bu her ne kadar turistik bir klişe gibi görünse de bir o kadar da keyiflidir. Nasıl ki İstanbul’da İstiklâl Caddesi hem turistler için hem de İstanbullular için özel ve önemli bir yerse, Champs-Élysées de aynı şeklide ayrıcalıklı bir cazibe merkezidir her zaman için. Hoş, İstanbul’a son gidişlerimde İstiklâl Caddesi’nin içler acısı halini gördükten sonra başka nereden örnek versem bilemedim… Her neyse…   Çoğu kişi Zafer Takı’ndan Concorde Meydanı’na yürürken sadece bulvar üzerinde, ana hat boyunca ilerler. Oysa ki bulvarın bir arka paraleli, hatta daha da öteleri en az Champs-Élysées kadar güzel ve keyiflidir. Tabi ki yoldan çıktığımız zaman görmemiz gereken öncelikli yerleri kaçırabiliyoruz ama yine de ara sıra bunu yapmak gerekir diye düşünüyorum.   O nedenle bu kez, bulvarın hemen yanıbaşında olan, çoğu kişinin yanından geçip giderken kaçırdığı çok güzel bir mekandan, Café Lenôtre Pavillon Elysée’den bahsetmek istiyorum. Café Lenôtre…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Bunca zamandır Paris’te yaşıyorum, bunca zamandır Saint Cloud’dan defalarca geçtim, orada bir park olduğunu da hep bilirdim ama bir türlü gidip de görmek kısmet olmamıştı ta ki Kasım 2014’e kadar.   O sabah evden çıkıp babası İtalyan, annesi Yunan/Ermeni olan minik Stefano’yu görmek için evden çıkıp arkadaşlarımızı ziyarete gittik. O dünya tatlısı bebeği Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Yunanca, Ermenice ve Türkçe sevdikten sonra ziyaretimizi bitirip arkadaşlarımızdan ayrıldığımızda o güne ait başka bir planımız yoktu. Önce La Défense’a gittik, oradan karşımıza çıkan ilk trene atlayıp herhangi bir yöne doğru yola koyulduk.   Çok geçmeden Saint Cloud’ya vardı tren; daha da devam edecekti, “Versailles’a mı gitsek?” diye küçük bir tereddüt ettikten sonra son anda trenden inip kendimizi Saint Cloud’da bulduk. Ben bu istasyonu genelde evden konsolosluğa gitmek için kullanıyorum, bazen de Rueil Malmaison’a otobüsle gidip yolda o muhteşem evleri izleyerek içimin açılması için ama bu kez neden orada olduğumuzu gerçekten…

Yine bir yıl sonu daha yaklaşıyor yine bir Noel’e doğru koşar adım gidiyoruz. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Paris Noel’in tüm renklerine ve ışıltısına bürünmeye başladı. Şu soğuk sonbaharın son günleri kışın ilk günlerini karşılarken şehir Noel’e has o canlı günlerine kavuştu. Noel’i özel kılan en önemli sembollerden biri olan Noel pazarları da yavaş yavaş şehrin her bir yanına kurulmaya başlandı. İşte bugün o pazarlardan -bence- en güzeli La Défense’taki Noel Pazarı’nı gezeceğiz birlikte.   La Défense meydanında, Grande Arche, CNIT ve 4Temps’ın çevrelediği geniş bir alana kurulan Şehrin en büyük Noel pazarı, Paris’in bu modern yüzüne bambaşka bir hava katıyor. Yaklaşık 20 gün süren bir çalışma sonunda bu geniş düzlüğe inşa edilen pazar yeri tam bir köy görünümünde, cıvıl cıvıl, hayat dolu bir mekan oluverdi birdenbire. Noel Pazarı – Marché de Noël (La Défense) Çeşit çeşit hediyelik eşyaların satıldığı minik dükkanlar, peynirciler, jamboncular, yöresel tatların servis edildiği…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Bu yazıda sizlere Paris’te bulunan çok ilginç bir yüzme havuzundan Piscine Joséphine Baker’dan bahsetmek istiyorum. Burayı her gördüğümde aklıma Galatasaray Adası’ndaki havuz geliyor. Boğaz’ın ortasında bir yüzme havuzunda yüzme fikrinin gerçekten çok özel ve ayrıcalıklı olduğunu düşünüyorum. Elbette ki kıyas kabul etmez ama Piscine Joséphine Baker da, Paris’te Seine Nehri üzerinde yüzebileceğiniz bir yüzme havuzu olması bakımından ilgiyi hak ediyor bence. Diyorum ya kıyas kabul etmez, elimizde bulunan Seine, biz de mevcut imkanlarımızdan yararlanmayı, elimizdekileri en güzel şekilde değerlendirmeyi öğrenmeliyiz haliyle 🙂 Bu “piscine (pisin) / havuz” adını Amerikan kökenli ünlü Fransız şarkıcı-dansçı Josephine Baker’dan alıyor. Yazıyı hazırlarken Joséphine Baker’ın hayat hikayesini şöyle bir araştırdım da, aman Allahım nasıl renkli, nasıl fırtınalarla ve mücadelelerle dolu bir hayatmış, etkilenmemek mümkün değil. 1906’da Missouri’de fakir bir ailede doğmuş, 17 yaşında Broadway’de çarliston yapmaya başlamış, 18 yaşında geldiği Paris’te de büyük üne kavuşmuş. Sahnede muzlarla hazırlanmış bir etek haricinde üzerinde…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Daha önceki yazılarımda paylaştığım gibi Seine Nehri üzerinde toplam 37 köprü bulunuyor ve bu köprülerden 4 tanesi de sadece yaya köprüsü olarak hizmet veriyor. İşte bu yazıda yine o köprülerden birindeyiz: Passerelle Simone de Beauvoir (paserel simon dö bovuar ya da paseğel simon dö bovuağ). BNF François Mitterrand’ın 18. katından Passerelle Simone de Beauvoir Bibliothèque National de France ile Parc de Bercy arasına inşa edilmiş olan bu köprü sadece yaya geçişi için kullanılıyor. Çelik konstrüksiyonlu, ahşap zeminli ve parabolik bir forma sahip olan bu köprü, tıpkı Passerelle Solferino gibi hem üstteki yol seviyesinden hem de aşağıda nehir kıyısındaki seviyeden girilebilen son derece hoş ve fonksiyonel bir tasarıma sahip. Passerelle Simone de Beauvoir 2006’da hizmete giren köprünün açılışında, köprüye adını veren ünlü düşünür ve yazar Simone de Beauvoir’ın evlatlık kızı Sylvie Le Bon de Beauvoir da bulunmuş. 304 metre uzunluğunda ve 12 metre genişliğindeki köprü aynı zamanda Paris’te Seine Nehri üzerine inşa edilen…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Eyfel Kulesi’ne ya da başka bir yüksek yapıya çıkarsanız, hele ki Montmartre Tepesi’nden Paris’e şöyle bir bakarsanız, Paris’in o kadar da yemyeşil bir şehir olmadığını hayretle görürsünüz. Elbette ki Paris’te belli başlı ve birbirinden güzel pek çok park ve yeşil alan mevcuttur ama nihayetinde burası da bir dünya metropolü olarak oldukça geniş bir alana yayılmış binalar silsilesinden oluşmakta. Peki bunca yapının, bunca insanın arasında Paris’i bize yemyeşil bir kentmiş gibi gösteren büyü nerede gizli? Öncelikle geniş bulvarların iki tarafında boylu boyunca sıralanmış, çoğunluğu at kestanesi olan ağaçlar, yolda yürüyüp sokak sokak gezinirken Paris’in yemyeşil bir yer olduğu izlenimini veriyor. Ve tabii bir diğer önemli unsur da şehrin değişik bölümlerine dağılmış irili ufaklı birbirinden güzel parklarla şehrin nefes almasını sağlayacak yeşil alanlara bolca yer verilmiş olması. Bercy Parkı – Parc de Bercy Jardin des Tuileries ve Jardin du Luxembourg gibi hatırı sayılır büyüklükteki iki park Paris’in merkezinde insanların kendilerini…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Paris’te vaktimin çoğu batı tarafında geçtiği, doğu taraflarına pek yolum düşmediği doğrudur. Yine de fırsat buldukça o taraflara da gidip bir hava değişikliği yaşamayı  seviyorum. İşte bu yazıda sizlere böylesi, zamanlarda gittiğim güzel bir yerden, 12. arrondissement’daki hoş bir mekândan bahsetmek istiyorum: Bercy Village (bersi vilaj ya da beğsi vilaj). Burası 18. yüzyıldan itibaren, uzunca bir süre şarap antrepoları olarak kullanılmış. O zamanlar Entrepôt de Bercy olarak adlandırılan bu yer 1986’da “Monument Historique / Tarihi Anıtsal Yapı” kategorisine alınmış. Özellikle 1984’te Palais Omnisports de Paris-Bercy, bir başka deyişle Bercy Arena’nın açılmasının ardından 1990’da Finans ve Ekonomi Bakanlığı’nın bu bölgeye taşınması ile Bercy bölgesinin çehresi hızla değişmeye başlamış. 2001’den itibaren de burası 30 civarında ticari işletme ile bir çeşit açık AVM ve yaşam merkezine dönüştürülmüş. Bercy Village Bünyesinde birbirinden güzel restoran ve kafeleri, değişik dükkanları ve büyükçe bir sinema kompleksini barındıran Village Bercy, belki özellikle kalkıp gidilecek kadar…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Paris’in en meşhur restoranlarından biri olan Léon’u hepiniz bilirsiniz. Midyesiyle ünlü bu restoran adından da anlaşılacağı gibi Brüksel yani Belçika kökenli bir zincir. İlk olarak Léon Vanlancker tarafından 1893’te Brüksel’de açılan Léon ancak yüz küsür yıl sonra, 1989’da Paris’e ilk şubesini açmış. Belçika’daki orijinal adı “Chez Léon”ken Paris’te “Léon de Bruxelles” olarak anılıyor. Yıllar önce Brüksel’i gezerken şans eseri bir midyecide oturmuş, oranın meşhur Léon olduğunu çok uzun zaman sonra öğrenmiştim. Paris’teki Léon’u keşfetmemse daha sonraki bir zamana denk geldiği için burada ne zaman bir Léon’a gitsem, ben hep Belçika’daki o yeri hatırlarım. O yüzden bana da Léon Fransız değil hep Belçikalı gibi görünür. Léon de Bruxelles Her neyse, bir de şu konu var: Ben midye sevmem 🙂 Daha doğrusu deniz ürünlerine karşı bir ilgim yok diyeyim. Ama insanın yol arkadaşı “denizden babam çıksa yerim” modunda olunca haliyle yolumuz sık sık Léon’a ve diğer deniz ürünleri restoranlarına…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Bu yazımızda Paris’in en canlı, en dinamik semtlerinden birini, Saint Michel’i tanıyacağız hep birlikte. 6. arrondissement’da, Notre Dame Katedrali’nin çaprazında, hemen Seine Nehri kıyısında bulunan bu semt günün her saati hareketli bir yer. Châtelet, Notre Dame, Saint Germain Bulvarı, Lüksemburg Bahçesi gibi önemli cazibe merkezlerinin ortasında yer alması bakımından özellikle turistlerin her gün yoğun olarak bulunduğu Saint Michel özellikle yeme-içme konusunda zengin ve bir o kadar da hesaplı seçenekler sunan restoranların bulunduğu bir lokasyon aynı zamanda. Meydan günün her saati hareketli, çoğu zaman birileri çıkıp gösteriler yapıyor, dileyen herkes meydanın bir köşesinde bulunan piyanoyu çalabiliyor. Güvercinler, koşuşturan çocuklar, çeşmenin sesi, insanların ve trafiğin uğultusu; her şey burada birbirine karışıyor. Açıkçası Saint Michel’in canlılığını sevsem de bu karmaşa kısa bir süre sonra beni yoruyor. Huzur adamıyım ben 🙂 RER-C ya da RER-B’nin “St. Michel-Notre Dame” ya da 4 numaralı metro hattının “St. Michel” durağında inip de meydana çıktığınızda…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Paris’in ulu orta bir yerinde, Cité Adası’nın tam ortasında harika bir çiçek pazarı var: Marché aux Fleurs Reine Elizabeth II… 4 Numaralı metrodan Cité istasyonunda indiğinizde çıkıştaki merdivenlerin tam karşısında yeşillikler içindeki bu yeri, çoğu kişi görmeden geçer, çünkü asıl istikametleri olan Notre Dame Katedrali’ne varmak için hedefe kilitlenmişlerdir… Oysa ki karşılarındaki camekanlı yere bir giriverseler, öylesine renkli öylesine çiçekli bir dünya ile karşılaşacaklar ki, günleri aydınlanacak, anıları renklenecek. Marché aux Fleurs “çiçek pazarı” anlamına geliyor. Türlü türlü çiçeklerin, ilginç bahçe bitkilerinin, bahçe malzemelerinin, dekoratif eşyaların ve hediyeliklerin satıldığı hoş bir mekan burası. Sanıyorum bir zamanlar kuş pazarı da varmış, tıpkı bizde Yeni Camii’nin arka tarafındaki pazar yerinde olduğu gibi. “Reine Elizabeth II” dediğimiz de İngiltere kraliçesi II. Elizabeth. Zaten buraya bu ismin verilmesi de çok yeni, Haziran 2014’te kraliçenin Paris’i ziyareti şerefine olmuş. Daha önce burası sadece “Marché aux Fleurs” (marşe o flör ya da mağşe…