Archive

Haziran 2014

Browsing

Merhaba, Sağlık sorunu nedeniyle yazılarıma ara vermek zorunda kaldım. Gelecek haftadan itibaren yeniden yazmaya başlayacağımı umuyorum. “Bahanesiyle, Fransız sağlık sistemi hakkında da yazılar paylaşmak için doneler topluyorum” diye olaya iyi tarafından bakalım… Görüşmek üzere Saygılar, sevgiler…

1982 yılında Fransa Kültür Bakanı Jaques Lang’ın girişimiyle başlatılan ve daha sonra tüm Avrupa’ya yayılan “La Fête De La Musique” her yıl 21 Haziran’da, yani gündüzün en uzun olduğu günde tüm gün boyunca Avrupa’da, Fransa’da ve tabii ki Paris’in dört bir köşesinde müzik bayramı olarak kutlanılıyor; gerek profesyonel, gerek amatör pek çok sanatçı, grup ve orkestra yüzlerce konser düzenliyor. Şehrin her yanında, bazen bir meydanda, bazen bir sokak arasında, bazen bir metro istasyonunda, bazen bir café’nin önünde, bazen de bir restoranın içinde “sahne alan” sanatçılar, kimi zaman normal rutin performanslarını göstererek kendilerini tanıtıyorlar, kimi zaman da olduklarının dışına çıkıp eğlenceli kostümlerle hem kendileri eğleniyorlar hem de kendilerini izlemeye gelenleri. Yarınki müzik bayramı La Fête De La Musique 2014, Paris’te üçüncü etkinliğe tanıklık edişim olacak. O yüzden bu günden bu yazıyı hazırlayıp Paris’te olanlara, ya da gelecek yıllarda Paris’e gelecek kişilere bu özel günden bahsedip bilgilendirmek istedim. Paris’e ilk geldiğim dönemin ilk…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Yıllar önce Paris’e turist olarak ilk geldiğimde, Paris sokaklarının keyfini yaşayıp hayata katılma hayali dışında yapmayı en çok istediğim şey La Défense’taki bu “Grande Arche”ı görmekti. Hatta benim için burayı görmek Eyfel Kulesi’nden de Louvre Müzesi’ndeki Mona Lisa’dan da daha büyük önem taşıyordu. Peki ama neden? Şöyle izah edeyim; her insanın hayata bakışı, beklentileri, etkilendikleri, ilgisini çeken şeyler elbette ki birbirinden çok farklı. Ben yıllar önce, 1989’da bu yapının resmini ilk gördüğümde nedenini bilmediğim bir şekilde çarpılmış, ne yapıp edip bir gün burayı görmeyi aklıma koymuştum. Elbette ki Paris’te birbirinden güzel ve çarpıcı pek çok güzel bina, anıt, park bahçe, sokak, yani pek çok şey var. Bunları çoğu kataloglarda yer alır ve elbette benim de ilgimi çekerdi ama ne zaman ki Grande Arche’ı gördüm, işte o resme bakarken hissettiğim ferahlık duygusunu hiç unutmadım. Sonra yıllar geçti ve bir gün yolum turist olarak Paris’e düştü. Yol arkadaşım Devrim, doğal olarak…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Bu yazıda, yüzlerce yıllık kiliseler, yemyeşil parklar, sanat ve tarih kokan sokakların şehri Paris’in bambaşka bir yüzünü, Avrupa’nın en büyük finans merkezi, benim de evim olan Paris La Défense’ı tanıyacağız hep birlikte. Fransızlar, tarih boyunca sanata ve bilime yön vermiş önemli şehirlerden biri olan Paris için, gelişen yaşam şekilleri, yeni ticaret biçimleri, paranın kontrolündeki yeni kurallara uyum sağlamak için, yüz küsür kilometrekarelik tarihi şehir merkezindense, şehrin hemen kuzey batısında, périphérique’in hemen dışındaki bir bölgeyi, La Défense’ı yeni finans merkezi olarak seçmiş. Paris La Défense La Défense (la defans) 1950’lerden itibaren yavaş yavaş, kentin yeni ve çağdaş yüzünü yansıtacak şekilde tasarlanmış ve günümüzde iş dünyasının kalbinin attığı bir merkez halini almış. Doğal olarak şehir bu yöne doğru büyümüş ve Paris’in bir parçası olarak görülmeye başlanmış. Zaten günümüzde de Grand Paris projesi kapsamında yeni Paris haritasının içinde yer alıyor ve artık Paris La Défense olarak anılıyor. Kimileri burayı Manhattan’a benzetiyor,…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Versailles Sarayı’nı gezmeye gittiğiniz gün sarayın büyüsüne kapılmış bahçesinde dolaşırken karnınız acıktığında keyifle oturup bir şeyler yiyebileceğiniz bir restorandan bahsetmek istiyorum bu yazıda sizlere: La Flottille (la flotiy) Versailles Sarayı’ın bahçesinde merdivenlerden aşağı inince karşınıza çıkan Apollon Havuzu’nun sağ tarafından yolunuza devam ederseniz, demir parmaklıkların oradan çıkıp büyük kanala ulaştığınızda hemen sağ tarafınızda kalacak olan bu restoran, güzel havalarda terasıyla ama aslında her mevsim kapalı bölümüyle kendinizi çok hoş bir ortamda hissedebileceğiniz güzellikte ve sıcaklıkta bir mekan. Aslında sarayın şaşası yanında biraz mütevazı kalıyor ki böylesi çok daha keyifli. Örneğin bir Le Train Bleu gibi şatafatı yok ama ortam her zaman sıcak ve hareketli. Paris’teki genel garson tiplemesinin aksine servis elemanları epey bir koşturuyor ancak özellikle hafta sonları ortam o kadar kalabalık ki bazen servise yetişemedikleri de aklınızın bir köşesinde olması gerken küçük bir not olarak kalsın lütfen. Sonuçta burası bir gurme restoranı değil ama yine de menü…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Bu yazıda Fransızların akıllara ziyan devasa sarayı Versay Sarayı – Château de Versailles’ı tanıyacağız hep birlikte… Yapımına 1661’de Av Köşkü olarak başlanan, daha sonra zaman içinde büyüdükçe büyüyen, yayıldıkça yayılan, dev bir saray kompleksine dönüşen yapı, aynı şekilde uçsuz bucaksız bahçesiyle de dillere destan bir hal almış. Halen Avrupa’nın en büyük sarayı ünvanını koruyan Versailles (versay ya da veğsay) 6 hektarı aşan büyüklüğü ile, 2.300 odalı inanılmaz bir yer. Paris’ten Versailles Sarayı’na gitmek için 5 farklı seçeneğiniz var, burası 4. zone’da yer alıyor ve saraya yakın 3 gar binası mevcut: Bunlardan ilki “Versailles Rive Gauche” ve buraya RER-C ile kolayca gelebilirsiniz. Diğer gar “Versailles Rive Droite”, buraya da Gare Saint Lazare’den banliyö treninin L hattını kullanarak, La Défense yönünden gelebilirsiniz. Üçüncü gar ise “Versailles Chantier” buraya da ya La Défense’tan banliyö treni ile U hattını kullanarak ya Montparnasse’tan yine banliyö treni ile ama bu kez N hattını kullanarak ya…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Paris’e yeni yerleştiğim zamanlardı, 2. arrondissement’da, Place Vendôme’dan Opéra’ya doğru yürüyor, bazen çevreme, bazen binalara bazen de vitrinlere bakıyordum. Sergilenen birbirinden lüks mücevherler ve saatler bir süre sonra ilginç gelmemeye başlamıştı ama bir an geldi ki, bir vitrin gördüm ve orada çarpılıp kaldım! Vitrinde nefis bir bale kıyafeti, nefis bir sunumla sergileniyordu. O an öğrendim ki burası dans ayakkabıları ve dans kıyafetleri satan çok özel bir yerdi: Repetto… Ve tabii daha sonra bu mağazanın hikayesini araştırmaya geldi sıra: 1947’de Rose Repetto, dansçı oğlu Roland Petit için ayağına en uygun ayakkabıyı tasarlamasıyla başlıyor her şey. Dans boyunca yorgunluğu önleyecek, ayağın zarar görmesini, tahriş olmasını engelleyecek özel bir tasarım geliştiriyor ve zamanla bu tasarım ünleniyor. 1956’da Brigitte Bardot’ya adanan ve “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filminde kullanılan özel ayakkabılar sayesinde en büyük süksesini yapan Repetto, 1959’da ilk butiğini Rue de la Paix’de, işte benim bu nefis bale kıyafetini gördüğüm yerde açmış. Sonra…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Keşke Paris’te İstanbul’daki gibi vapurlar benzeri nehir üzerinde ulaşımı sağlayacak düzenli tekneler dolaşsaydı da hiç böyle Bateaux-Mouches benzeri gezi teknelerine mecbur kalmasaydık ama işte bu da Paris’in bir geleneği, hazır buralara kadar gelmişken kenti bir de nehirden seyredebilmek için çaresiz bu gezi teknelerine binmek zorundayız. Bakmayın böyle olumsuz konuştuğuma, elbette ki bunun da doyumsuz bir tadı var ama ben nasıl ki İstanbul’da Boğaz havası almak için gezi teknelerine binmek yerine Şehir Hatları vapurlarına binmeyi tercih ediyorsam, çayımı yudumlayarak eşsiz manzaranın tadını çıkarabiliyorsam, burada da böyle bir seçenek olsun isterdim ama yok; sitemim bu yüzden, yoksa Bateaux Mouches tekneleri ile de gayet keyifli vakit geçireceğinize eminim. Bateaux-Mouches (bato muş) 1949’da kurulmuş ve Seine Nehri üzerinde yemekli-yemeksiz gezi turları düzenleyen bir şirket. Tıpkı Boğaz gezinti tekneleri kıvamında bir yolcu motoru ile Notre Dame ile Eyfel Kulesi arasında bir tur atıyorsunuz. Boğaz’daki tekneler derken aklınıza çıstaklı müzikler gelmesin, çok şükür ki…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Paris’te yaşayan bir İstanbullu’nun en büyük özlemi Boğaz’a karşı bir şeyler yiyip içememek, eş dost sohbetlerinde bulunamamaktır haliyle. Boğaz’dan, denizden geçtim, su kenarında oturup bir şeyler yiyip içmeye bile razıyım ama neredeyse tüm Avrupa’da olduğu gibi Paris’te de böyle bir yaşam kültürü yok. Sanırım nehirler kıyısına kurulan kentlerde olası sel baskınlarına karşı su kenarında kalıcı bir yaşam formu geliştirmeyi tercih etmemişler. İşte o yüzden Paris’te de en çok eksikliğini duyduğum şey bu “su kenarında yaşam” alışkanlığı, tabii bir İstanbullu alışkanlığı olarak bir yaşamdan bahsediyorum… Evet burada Seine Nehri var, nehir gezileri, hatta yemekli geziler filan da var ama onlar benim beklentilerimi karşılamıyor. Seine kıyısında demirlemiş birkaç tekne / kafe-restoran da ya gereksiz şık, yani sadece özel günlerde gidilebilir ya da ayda yılda bir açılıyor, yok öğle yemeği servis saati, yok akşam yemeği servis saati, yok o gün çalışmayız yok bugün kapalıyız; rakıyı mezeyi geçtim, şöyle canımız isteyince gidip…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Nedense Paris deyince aklımda üç tane isim yapmış yer geliyor konser için: Birincisi hiç kuşkusuz Olympia, ikincisi Stade de France, üçüncüsü ise Zenith de Paris. Tamam Olympia’yı çocukluğumun Ajda Pekkan konserinden hatırlıyorum, Stade de France’ın da konserleri meşhur, hatta 14 Temmuz 2012’de Madonna konserini orada izlemiştim ama Zenith’in zihnime nasıl kazındığı konusunda hiçbir fikrim yok 🙂 “Zenith’te sahne alıyor” cümlesinin kafamda yarattığı imajın, her nasılsa bir değeri oluşmuş zaman içinde. Hal böyle olunca, burada da bir konser izlemek kaçınılmazdı ve nasıl bir şanstır ki, Haziran 2014’te burada ZAZ konserini izleme fırsatım oldu. Parc de la Villette’te bulunan Zenith’in 1984’te bir organizasyon kapsamında 3 yıllığına inşa edilmiş prefabrik bir konser alanı olduğunu bu konser sonrası öğrendim. Proje başarı kazanınca Zenith markalaşmış ve Fransa’nın başka kentlerinde de konser salonları açılmış. Yani Paris’teki Zenith tıpkı Bostancı Gösteri Merkezi gibi “çadır tiyatrosu” kıvamında bir yermiş aslında. Ben böyle daha havalı, daha parizyen bir konser…