Archive

Şubat 2014

Browsing

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Yurt dışı gezilerinizde gittiğiniz her şehirde gözleriniz Hard Rock Cafe’yi arıyorsa o zaman Paris’teki Hard Rock Cafe’ye de uğramadan olmaz. Bugüne kadar sanıyorum Toronto, Londra, Hamburg, Amsterdam ve tabii ki Paris’teki Hard Rock Cafe’lere gittim. Gerçi iki kez de New York’takine gitme çabam oldu ama kapıdaki görevli bir saatlik bekleme sırası verince ikisinde de pes etmişliğim vardır 🙂 Hard Rock Cafe Paris de diğerleri ile aşık atabilir ölçüde bir yer diyebiliriz. Grands Boulevards’da metro istasyonundan çıkıp, Montmartre Bulvarı üzerinde, Lafayette yönünde yürürseniz Musée Grevin’i geçince biraz ileride sağda karşınıza çıkacak olan Hard Rock Cafe, dünyanın her yerinde olduğu gibi çoğu zaman kapısında kuyruk olan, bu nedenle bazen isminizi yazdırmanız gereken, epey popüler bir mekan ama hiçbir zaman tahammül edilemez ölçüde bir sıraya denk gelmedim; o yüzden canınızı pek sıkacaklarını sanmıyorum. Kimileri için Paris’te, Paris’in parisien havasını solumak varken buraya gitmek anlamsız gelebilir ama kimi gezginler için de böyle bir yerde olmak büyük zevk.…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Paris’in birbirinden güzel sayısız restoranlarından hangi birini yazacağımı ben de bilmiyorum ama sırası geldikçe, aklıma düştükçe, vakit buldukça gidip bir şeyler yediğim, gerek atmosferini gerekse yemeklerin lezzetini beğendiklerimi de paylaşmak istiyorum sizlerle. Paris’teki en sevimli restoranlardan biri Victoria Station Restaurant… Grands Boulevards’da, Panoramas Pasajı’nın olduğu binada yer alan bu güzel restoran, adını Londra’daki Victoria Tren Garı’ndan alsa da aslında bir İtalyan restoranı… Dekor ve konsept olarak tam bir tren havasındaki restoranın dışı kadar içi de keyifli. Grands Boulevards metro istasyonun birkaç metre ötesinde bulunan restoranın asıl girişi cadde üzerinde. Bir de Panoramas Pasajı’na cephesi var ama orası sadece vitrin; o yüzden sizi yanıltmasın. Victoria Station Restaurant – Grands Boulevards İçeri girdiğinizde önce havayı tam hissedemiyorsunuz. Sizi masanıza yerleştirmek için bir görevli geldiğinde sakın cadde tarafında oturmayın, mümkünse içeriden bir yer rica edin. Çünkü içeri doğru ilerledikçe dekorasyonu daha çok seveceğinize eminim. Eski bir tren vagonu şeklinde kompartımanlar halinde dekore…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Pasajlar cenneti Paris’in görülmeye değer pasajlarından biri olan Jouffroy Pasajı, fransızcadaki adıyla Passage Jouffroy (pasaj jufrua ya da pasaj jufğua diye okunuyor ama biz pasaj jufroy da diyebiliriz) 9. arrondissement’da Grands Boulevards’da, Musée Grevin’in yanında, Panoramas Pasajı’nın tam karşısında bulunuyor. Fransızcadan Türkçeye geçen “pasaj” kelimesi, bildiğiniz gibi, iki cadde ya da sokağı birbirine bağlayan geçit anlamına geliyor ve tabi ki bu geçitte sıra sıra dizili dükkanlar ve mağazalar yer alıyor. Elbette Türkler “kapalı çarşı” mantığıyla çok sayıda alışveriş merkezi inşa etmişler ama sanırım sokaklar arasındaki geçitleri bu şekilde kullanmak Fransızların yaygınlaştırdığı bir şehircilik anlayışı olsa gerek. Jouffroy Pasajı – Passage Jouffroy Panoramas Pasajı’nın bir uzantısı olarak 1845’te inşa edilen Jouffroy, 4 metre genişliğinde ve yaklaşık 140 metre uzunluğunda, üzeri camekanlı, oldukça ilgi çekici bir mekan. Pasajın girişinde sağda Musée Grevin ile Café Grevin var ve sol tarafta yine hoş bir kafe olan Zéphyr bulunuyor. Pasajdan içeri girdiğinizde sağlı sollu…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Paris pasaj cennetidir bir bakıma. Şehrin pek çok yerinde, kimisi aralarda gizli kalmış, kimisi yol üstü irili ufaklı yüzlerce pasaj vardır. Pek çoğu tarihi, orijinalliğinden bir şey kaybetmemiş, tüm cazibesiyle ziyaretçilerini bekler ya da en azından geçip gidecek olanları. Pasaj kelimesi Fransızcadaki “passage” yani “geçit” kelimesinden dilimize yerleşmiş aslında. Özellikle iki caddeyi ya da sokağı birbirine bağlayan geçit anlamında kullanılıyor. Tabii bu geçitlerde sıra sıra dükkanlar işin olmazsa olmazı. Panoramas Pasajı – Passage des Panaromas İşte Paris’in sayısız pasajlarından biri Panoramas Pasajı. Fransızcada “Passage des Panoramas (pasaj de panoroma ya da pasaj de panoğama) olarak geçen bu pasaj şehrin 2. arrondissement’ında yer alıyor. Bir ucu da 9. arrondissement’da Grands Boulevards’a çıkıyor. O yüzden Grands Boulevards’ı gezerken buraya mutlaka girip bir dolaşmanızı öneririm. Sıra sıra dükkanlar, çok değişik objelerin satıldığı butikler; türlü türlü restoranlar, kafeler, krepçiler ve daha pek çok şey bu geçitte. Hazır burayı gezerken tam karşıda…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Yine Paris’in en hareketli, en yaşam dolu merkezlerinden birindeyiz. Bu kez durağımız, benim de Paris’te en sevdiğim semtlerden biri olan: Grands Boulevards… Grands Boulevards (gran bulvar ya da gğan bulvağ) kelime anlamıyla düşününce “büyük bulvarlar” demek oluyor ve insanın aklına ister istemez bir sürü büyük bulvarın kesiştiği bir yer geliyor ya da en azından metro istasyonunun olduğu caddenin adının bu isimde olmasını bekliyorsunuz ama değil. Burası da Paris’in pek çok bölgesinde olduğu gibi büyük bir ana caddenin geçtiği, tipik Paris mimarisinde sıra sıra binaların dizildiği, restoranlar, kafeler, butikler ve dükkanların olduğu bir semt yine. Burayı biraz daha ayrıcalıklı kılansa, bana göre, buradaki yaşam dinamizminin biraz daha farklı olması. Sanki biraz daha kozmopolit, biraz daha bizden gibi geliyor sokakta hissettiğiniz enerji. İnsanlar biraz daha rahat, biraz daha coşkun, biraz daha aceleci gibi. Grands Boulevards Burayı özel kılan bir başka özellik de, birbirinden güzel pasajları. Özellikle Panoramas, Jouffroy ve…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Jardin des Tuileries’nin içinde, kardeşi Orangerie’ye çok benzeyen Jeu de Paume, Tuileries Bahçesi’nin ana girişinde, sol tarafta yer alıyor ve çoğu zaman dikkatli gezginler hariç, klasik Paris turu yapan turistlerin gözünden kaçıyor ama siz dikkatli gezginler olarak bu yazıyı okuduktan sonra Jeu de Paume’u asla kaçırmayacaksınız. Bir çeşit tenis oyunu olan “jeu de paume” (jö dö pom) salonu olarak 1861’de III Napoléon zamanında yaptırılan bina, 1909’da çağdaş sanatlar müzesine dönüştürülmüş ve o günden beri varlığını sürdürüyor. Yüz yılı aşkın süredir pek çok sergiye ev sahipliği yapan müze, özellikle ikinci dünya savaşı zamanında, bünyesinde barındırdığı Yahudi kökenli koleksiyonerlerin eserleri nedeniyle, Naziler tarafından epey bir zarar görmüş. 13 metre genişliğinde, 80 metre uzunluğundaki bina, tarih içinde pek çok restorasyon ve yenileme çalışmaları görerek çağın gereklerini karşılayacak şekilde güncellenmiş. Günümüzde çağdaş sanat eserleri yanı sıra güncel fotoğraf sergilerinin de düzenlendiği müzeyi, Tuileries Bahçesi gezinizde ziyaret edebilir ya da ilginizi çeken…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Jardin des Tuileries’nin bahçesinde yer alan, Eski Tuileries Sarayı’nın “limonluğu” bir başka deyişle “serası” olan Orangerie 1857’de inşa edilmiş ve 1927’den bugüne de müze olarak kullanılmakta. Oldum olası “Orangerie”lere bir düşkünlüğüm vardır. Gerek mimari formu, gerek mutlaka bir park içinde yer alıyor oluşu, gerekse büyük camekanlı aydınlık mekanlar olması nedeniyle her zaman ilgimi çeken yapılar olmuştur. “Orangerie” kavramıyla yıllar önce ilk kez Londra’da Kensington Gardens içindeki “The Orangery” ile karşılaşmıştım. Gerek mimari tarzı, gerek içinde bulunduğu geniş bahçe, gerekse café-restaurant olarak kullanılıyor oluşunun keyfi nedeniyle gittiğim her şehirde bir “orangery” arar oldum. Orangerie Müzesi – Musée de l’Orangerie İngilizce “orangery” olarak geçen kavram, fransızca’da “orangerie” (oranjeri ya da oğanjeği) olarak kullanılıyor. Ne yazık ki Paris’in içinde, Kensington Palace’daki gibi The Orangery yok. Yani var da kullanım amacı başka. Belki de daha kutsal bir amaca hizmet ediyor; müze olarak kullanılıyor… Benim bildiğim, kafe olarak hizmet veren tek orangerie Compiègne…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Paris’te, Seine Nehri üzerindeki irili ufaklı 37 köprüden en görkemlisi ve bence en güzeli olan Pont Alexandre III (Üçüncü Alexandre Köprüsü) 1900 yılında inşa edilmiş eşsiz bir sanat eseri aslında… 1892 Yılında oluşturulan Fransa-Rusya birliğinin ardından 1896’da inşaatına başlanan köprü, dönemin Rus Çarı II. Nicholas’nın babası Çar III. Alexandre’ın adını taşıyor. III. Alexandre Köprüsü – Pont Alexandre III Champs-Élysées ve Invalides bölgelerini birbirine bağlayan köprü, her iki girişinde sağlı sollu bulunan 17 metrelik dört kaide üzerindeki altın sarısı heykelleri ile harika bir görüntü oluşturuyor. Özellikle Eyfel Kulesi tarafına doğru manzara bir harika. Tek kemerli köprünün yol hizasındaki sıra sıra süslemeleri köprünün estetiğine ayrı bir hava katarken, köprünün tam ortasında, her iki tarafta bulunan heykellerden biri Seine’deki diğeri de St. Petersburg’taki Neva Nehri’ndeki sirenleri temsil ediyor. III. Alexandre Köprüsü – Pont Alexandre III 107 metrelik uzunluğu, 40 metrelik genişliği ile Seine Nehri’nin en güzel süsü olan bu köprüye…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Abisi Grand Palais gibi 1900 yılında fuar ve sergi sarayı olarak inşa edilen bu muhteşem yapı, ilk bakışta ve tabi ki adından dolayı, tarihte saray olarak kullanıldığı izlenimi veriyor. 1902’de müzeye dönüştürülen Petit Palais (pöti pale) Küçük Saray anlamına geliyor ancak hiç de öyle küçük bir bina olduğunu düşünmeyin. Fransızlar gibi gösteriş ve şaşayı estetikle buluşturmayı seven bir milletin burayı “küçük” diye nitelendirmelerinin nedeni, tam karşısında bulunan Grand Palais ye göre küçük olmasıdır diye düşünsek de sanki alttan alta “bizim küçük dediğimiz saray bile böyle olur” ironisi seziyor insan ister istemez. Petit Palais Champs-Élysées’de Concorde’a doğru yürürken sağda, Grand Palais’nin tam karşısında bulunan Petit Palais, Paris gezinizde mutlaka ziyaret etmeniz gereken bir mekan. Dış cephesi başlı başına etkileyici ama ana girişten içeri girdiğiniz andan itibaren karşılaşacağınız manzaranın da aynı derecede hayranlık uyandıracağını düşünüyorum. Günümüzde güzel sanatlar müzesi olarak kullanılan binada birbirinden güzel sanat objeleri, muhteşem bir atmosferde sergilenmekte. Girişteki…

(Son Güncelleme: 12.01.2018) “Büyük Saray” anlamına gelen Grand Palais’yi (Gran Pale ya da Gğan Pale okunuyor) ilk gördüğümde “Adamlar vaktiyle ne güzel yerlerde yaşamış” diye aklımdan geçirdiğimi hatırlıyorum. Binanın görkemine ve şehrin tam ortasında tüm heybetiyle yükselişine hayran kalmış, dış cephesi kadar dev çelik-cam çatı formundan da çok etkilenmiştim. Ne var ki daha sonra, bu binanın 1900 yılında “sergi ve fuar alanı” olarak inşa edildiğini öğrendiğimde hayranlığım doğal olarak üçe beşe katlanmıştı. Yani burası bir kraliyet sarayı değil “sergi sarayı” olarak tasarlanmış muhteşem bir yapı. Eski fotoğraflara baktığımızda vaktiyle burada düzenlenmiş olan fuarları görüyoruz. Özellikle otomotiv ve havacılık fuarlarına ait fotoğraflara baktığınızda Fransızların yüz yıl önce nelerle uğraştığını oturup şöyle bir düşünmemiz gerekiyor. Champs-Élysées’de, Zafer Takı’ndan Concorde’a doğru yürürken sağ tarafta, zaten görkemli olan yan cephesi ve çatısındaki müthiş heykelleri ile dikkatinizi çekecek bu binaya doğru yöneldiğinizde asıl görkemli kısmının yaklaşık 240 metrelik ön cephesi olduğunu fark edeceksiniz. Grand Palais…